menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

15 Temmuz Darbe Girişimi’nin Tarihî, Sosyolojik ve Jeopolitik Anatomisi

30 0
18.07.2026

İnsanlık tarihinin en zorlu muhasebeleri, şüphesiz sıcağı henüz geçmemiş, külleri hâlâ savrulan yakın tarihe dair yapılanlardır. Yakın tarih, sadece tozlu arşiv raflarında korunan vesikalardan ibaret değildir. Yakın tarih, sokakların hafızasında, ailelerin acılarında, devletin kurumsal reflekslerinde ve toplumsal kutuplaşmalarda canlı bir organizma gibi yaşamaya devam eder.

Türkiye’nin 15 Temmuz 2016 gecesi karşı karşıya kaldığı askerî darbe ve küresel işgal girişimi de bu dinamik hafızanın en sarsıcı, en karmaşık ve en derin kırılma noktalarından biridir. Bu kırılmayı doğru anlamak, doğru okumak, onu sadece o gecenin kronolojisine sıkıştırmakla mümkün olamaz. Arka plandaki tarihî sürekliliği, Osmanlı Devleti’nin son döneminden devralınan devlet-ordu ilişkilerini ve Soğuk Savaş dönemi aparatlarını analiz etmek kaçınılmazdır.

Türk devlet geleneğinde askerin siyasete müdahalesi, modernleşme sancılarıyla paralel gelişen yapısal bir sağlıksızlık ve hukuksuzluk olarak görülmüştür. Son Osmanlı döneminde, 1908 Jön Türk ihtilali ve ardından gelen 1913 Bab-ı Âli Baskını ile askerin siyasete doğrudan müdahale etme alışkanlığı kurumsal olarak devam etmiştir.

Cumhuriyet dönemine miras kalan bu müdahaleci anlayış, 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997 askerî müdahaleleriyle tahkim edilmiştir. Her müdahalenin, kendi meşruiyet zeminini "devleti kurtarma", “yapılanmayı koruma”, "modernleşmeyi devam ettirme" veya "asayişi sağlama" mitleri üzerine kurulmuş olduğu anlaşılmaktadır.

Ancak Soğuk Savaş iklimi, bu askerî vesayet geleneğine yeni ve karanlık bir boyut eklemiş olduğu görülmüştür: "Paralel Devlet" ya da küresel güçlerin yerel aparatları vasıtasıyla devleti içeriden teslim alma ve kontrollü yönetme stratejisi.

İşte “FETÖ”, bu Soğuk Savaş ikliminin, özellikle ABD’nin desteğinde “komünizmle mücadele” adı altında komünizmle mücadele derneklerinin kurulduğu 1950-6o’lar ve 1970'lerin başında yeşeren sosyo-politik zemininde doğmuştur.

Kendisini uzun yıllar boyunca "eğitim gönüllüleri", "hoşgörü ve diyalog hareketi" maskesiyle sunan bu yapının, aslında devletin sinir uçlarına sızmayı hedefleyen, son derece disiplinli, ezoterik ve dikey hiyerarşiye sahip illegal bir şebeke inşa ettiği ortaya çıkmıştır.

Bu yönüyle 15 Temmuz, klasik bir askerî cunta darbesinden çok daha öte; devlet aygıtının kendi silahlarını, kendi halkına ve meşru kurumlarına doğrulttuğu hiyerarşik bir sızma ve mutasyon operasyonu olmuştur.

Bir devletin kendi ordusu, emniyeti ve yargısı tarafından içeriden kuşatılması, bir günde gerçekleşebilecek bir hadise değildir. Bu süreç, kırk yılı aşkın bir süredir ilmek ilmek işlenen sistematik bir sızma ve yapılanma stratejisinin ürünüdür. Yapının en temel operasyonel sahası eğitim sektörü olmuştur.

Işık evleri, yurtlar, dershaneler ve okullar vasıtasıyla Anadolu insanının samimî dinî ve millî duygularının, çocuklarının parlak bir gelecek edinme arzusunun istismar edilmiş olduğu anlaşılmıştır. Bu kurumlarda yetiştirilen gençler, âdeta zihnî bir formatlamaya tabi tutularak kolektif bir illüzyonun parçası haline getirilmiştir.

Devlet bürokrasisine, emniyet teşkilatına, yargı organlarına ve en kritik kale olan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) nüfuz etmek için liyâkat ilkesi yerle bir edilmiştir. KPSS, ALES, askerî liselere giriş sınavları ve hâkim-savcı adaylığı sınavları gibi devletin can damarı sayılan seçme mekanizmalarında yapılan sistematik soru aktarmaları, örgütün devleti ele geçirme ve yapılanma hırsının etik kurallar ve hukukî sınır tanımadığının en müşahhas ispatları olmuştur.

Nitekim yargı kararları ve TBMM Araştırma Komisyonu raporları, bu sınav usulsüzlüklerini tüm çıplaklığıyla ortaya koymuş kendi mensuplarını kayırmak adına binlerce vatansever gencin geleceğini kapatan ve kendi mensubu olmayanların geleceğine engelci bir zihniyet oluşturan bu yapı, liyâkat zincirini kopararak sadâkat zincirini kendi merkezlerine bağlamıştır.

Sosyolojik açıdan bakıldığında bu durum, İslâmî kavramların ve dinî hiyerarşinin radikal biçimde dejenere edilmesi olmuştur. İslâm'ın şûrâ, adâlet, liyâkat, kul hakkı ve akıl yürütme ilkeleri bir kenara itilmiş; yerine "gassalın elindeki meyyit" (ölü yıkayıcısının elindeki ölü gibi teslim olmak) metaforuyla açıklanan mutlak, sorgulanamaz ve ezoterik bir itaat kültürü yerleştirilmiştir.

Liderin "hatasızlığı", rüyalar yoluyla doğrudan metafizik âlemden emir aldığı iddiası, ister istemez örgüt üyelerinde ağır bir bilişsel çelişkiyi ve ahlâkî körleşmeyi beraberinde getirmiştir. Bu sayede, normal şartlarda ahlâklı ve dindar olan şahıslar, örgütün çıkarları uğruna yalan söylemeyi, iftira atmayı, kaset kumpasları kurmayı ve nihayetinde kendi halkına ateş açmayı fikrî ve........

© İstiklal