menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kurnazlık, Kötülük Zeka Mıdır? “Hakikat Zekası” Neden Görünmez?

8 0
16.02.2026

Kurnazlık, Kötülük Zeka Mıdır? “Hakikat Zekası” Neden Görünmez?

Fark ettiniz mi, toplumda yalanla dolanla iş yapanlar, işi kılıfına uyduranlar, saygısızlar, ahlaki ve etik kuralları çiğneyenler hep bir adım önde, hatta “zeki” olarak görülmekte ve adlandırılmakta. Sahi bu gerçek zeka mı? Satranç tahtasını devirenler nasıl oluyor da alkışlanabiliyor? Örneğin bir satranç tahtasında oynarken önce kurallara riayet etmek gerekmez mi? Satranç tahtasında kuralları kafanıza göre hiçe sayarak elbette “başarılı” olabilirdiniz. Ama hakemler buna müsaade etmez neyse ki. Satrançta önemli olan kuralları bilmek ve kabul etmektir; sonra zihninizi kullanırsınız, ama bu iyi yönde, ahlak çerçevesinde zekayı kullanma biçimidir. Diğer türlü oyunu kuralları çiğneyerek kazanmak, oyunu yok etmek tabiri caizse “zorbalıkla kazanmak” olurdu. Aynı şekilde gerek ahlak kurallarını gerek din kurallarını çiğneyerek “üst insan” olunabiliyor mu? Nefse yenik düşerek zeki olunur mu? Sonsuz alemde kazanan zeka nedir? Bu dünyanın bir sonu yok mu? Bizler sonsuz Yaratıcı Zekanın (diğer bir deyişle ALLAH) bir yansıması değil miyiz? Tekrar O’na döndürülmeyecek miyiz?

İşte kendi kendime yönelttiğim cevap aradığım tüm bu felsefi sorular beni yeni bir kavram önermeye yöneltti: “hakikat zekası”. Hakikat zekası ile kastettiğim salt sonuç üretme becerisi değil; zaten “amaca giden her yol mübahtır” Makyavelizm felsefesiyle “zeki” takılmak, sözde “başarı” elde etmek kolaydır. Bu kavramla vurgulamak istediğim, gerçeği görebilme ve nefsi denetleyebilme, etik kurallara riayet ederek başarılı olabilme, zekayı kullanabilme yetisidir. Yani, hakikat zekasına sahip kişi, hakikati görerek Hakk’a yürüyen, bu yolda zekasını kullanarak başarılı olabilendir; böylece zoru başarabilendir.

Hakikat kavramının tam karşısında araçsal/kurnaz zekanın yer aldığı söylenebilir. Bu, sosyolog Max Weber’in “araçsal akıl” kavramıyla açıklanabilir. Aslında bu da şeytani düzen kapitalist sistemin bir yansımasıdır. Kar ve rekabet sistemi, en maksimum sonuçlara ulaşabilmek için en iyi araçları bulmak, en iyi araçlarla en iyi sonuca ulaşmak durumundadır. Etik ilkeleri çiğnemek pahasına sistemin çarkına ayak uydurmak “başarı” nın anahtarıdır. Bireyin duyguları ve değerler anlamını yitirmiştir. Bu da ruhsal yoksunluğa sahip adeta hakikat zekası düşük çalışan, uzman ve yönetici “güruhunu” ortaya çıkarmıştır. Kısacası dünyanın büyüsü bozulmuş ve gün geçtikçe daha çok bozulmaya devam etmektedir.

Sosyolojik düzlemde Weber’in “araçsal akıl” olarak kavramsallaştırdığı bu durumun, bireysel ve felsefi düzlemde Arthur Schopenhauer’in “fayda tercihi” olarak ortaya koyduğu durumla kesiştiği söylenebilir. Konuya Schopenhauer’in felsefesiyle bakılacak olursa, düşünmek ve hakikate ulaşmak yorucudur. Çoğunluk hakikati değil faydayı tercih eder. Kısa yoldan mutluluk oldukça rahattır. Bu noktada nefsin psikolojisine de ulaşabiliriz. İmam-ı Gazali’ye göre nefs, hakikat sahibinden rahatsız olur.

Schopenhauer’in düşüncelerinden hareketle, insanların birçoğu gerçeği değil, kendilerine fayda sağlayanı tercih eder. Hakikat arayışında olanlar; büyük ölçüde ilim, bilim adamları, yazarlar, sanatçılar, eserler üretenler, felsefeciler ve deha sahibi olanlardır. Bu tarz insanlar yalnızdır; kalabalıklar içerisinde de bulunsalar, “kalabalıklar içerisinde yalnızlığı” yaşayan nadir zeki insanlardır. Schopenhauer şöyle söyler: Yalnızlık zeki beyinlerin, çıkarsız yaşayanların ve sağduyulu insanların kaderidir…Yalnızlık, entelektüel açıdan üstün bir insana iki türlü fayda sağlar: birincisi kendisiyle birlikte olma, ikincisi başkalarıyla birlikte olmama. Yalnızlık tüm büyük zihinlerin yazgısıdır.”

Sıradan insanlar ise pratik fayda, toplumsal uyum ve çıkar odaklı yaşayan sözde “zeki” görünenlerdir. Toplum büyük ölçüde hakikat zekasını ödüllendirmez, bilakis onu etkisizleştirir. Hakikat zekasına sahip yetkin bireyler toplumda, kurumlarda, şirketlerde karar mekanizmalarının dışında bırakılabilir ve maalesef potansiyellerinin altında görevlere yönlendirilebilirler. İşin sonunda o birey zamanla kurumda veya toplumda görünmez hale gelecektir. Ama kimin görünmez olup olmadığını en iyi Yüce Yaratan bilir. Bir kurumda hakikat zekasına sahip zeki çalışanların değer görebilmesi, potansiyellerini kullanabilmeleri ancak onları anlayabilen, görebilen hakikat zekasına sahip yönetim kademelerindeki zeki insanlar sayesinde gerçekleşebilecektir.

Ayrıca hakikat zekasına sahip kişinin Psikolog Gordon Allport’un kişilik kuramında bahsettiği “olgun kişilik” ile örtüştüğü söylenebilir. Allport’a göre olgun kişilik, dünyayı olduğu gibi gören, kendini nesnel değerlendirebilen, davranışlarını dış ödüllerden bağımsız gerçekleştirebilen kişidir. Bu noktada hakikat arayışı, hakikat zekasına sahip olmanın olgun kişilik özelliği olduğu söylenebilir. Çevredeki tüm yıldırmalara, tüm dayatmalara rağmen hakikat zekasına sahip kişi dürüst olmaya, “ben” değil “biz” diye düşünmeye, dış ödüllerden bağımsız davranmaya ve hatta yılmadan çalışıp çabalamaya, gerekirse üretmeye, eserler bırakmaya devam edecektir.

“Bu dünya hayatı, aldatıcı ve geçici bir zevkten başka bir şey değildir.” (Al-İmran Suresi (3:185)). Hakikat zekasına sahip insan aslında yapılanların farkındadır, mücadele de etmeye çalışır ama örneğin toplumda, kurumda “üst” olarak görülen veya görev yapan kişi veya kişilerin gücüne yenik düşebilir. Hakikat sahibi olmamış kişilerin bu dünyadaki galibiyetlerini ve hakikat zekasına sahip kişileri yenik duruma sokmalarını görebiliriz. Ama gerçek galibiyete kimin sahip olduğu sonsuz alem içinde ilahi düzende ortaya çıkacaktır. Kur'an-ı Kerim'de geçen ayet-i kerime bu “akıllı” insanlara en güzel cevabı vermektedir aslında: “Siz hâlâ akıllanmayacak mısınız?” (Enbiya Suresi 67. ayet).


© İstiklal