Kolay Ölümler Ülkesi Miyiz?
Bir yağmur İstanbul’un yollarını kapattı, hayatı durdurdu. 14 yaşındaki Mahmut Işıldak, su birikintisinde elektrik akımına kapılarak hayatını kaybetti. Yağmurun şiddetini değiştiremeyiz; ama bir çocuğun sokağında karşılaşacağı tehlikeleri azaltabiliriz. Öyleyse asıl soru şu: Biz neden her felaketten sonra aynı ihmalleri, aynı savunmaları ve aynı çaresizliği yeniden konuşuyoruz?
Bir ülkede insanlar yağmurdan değil, yağmurun ortaya çıkaracağı tehlikelerden korkmaya başlamışsa orada yalnızca hava durumunu konuşamayız. Hangi yolun kapanacağını, hangi alt geçidin suyla dolacağını, hangi evin bodrumuna su gireceğini, kaldırımdaki birikintinin elektrik taşıyıp taşımadığını düşünerek yaşamak zorunda kalan insanlara “hayat normale döndü” demek de kolay değildir.
İstanbul’da yaşanan son sağanak, tam olarak bu sorunu önümüze koydu. Yollar su altında kaldı, ulaşım aksadı, evler ve iş yerleri zarar gördü; insanlar mahsur kaldı. 15 Ekim itibarıyla üç kişinin hayatını kaybettiği, dört kişinin kayıp olduğu bildirildi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Afet Koordinasyon Merkezi’nin açıkladığı verilere göre Beykoz’da metrekareye 277,1 kilogram yağış düştü. Karşı karşıya olduğumuz yağışın olağanüstü boyutlara ulaştığı açık.
Fakat bütün bu tablonun ortasında, insanın aklından çıkmayan bir ölüm var: Fatih’te, Balat’taki Çukurbostan Parkı çevresinde su birikintisine basmasının ardından elektrik akımına kapılarak hayatını kaybeden 14 yaşındaki Mahmut Işıldak.
Elektrik kaçağının kaynağı, olayın nasıl meydana geldiği ve herhangi bir ihmal bulunup bulunmadığı soruşturmayla belirlenmeli. Gazetecilik, deliller ortaya çıkmadan hüküm vermek değildir. Ancak gazetecilik, bir sonraki insanın hayatını koruyabilecek soruları sormaktan da kaçınamaz.
Bir çocuk sokakta yürürken hayatını kaybediyorsa, mesele yalnızca bir olay yeri incelemesi değildir; kamusal güvenliğin nasıl sağlandığıdır.
Yağmurun ne zaman ve ne şiddette yağacağını bütünüyle kontrol edemeyiz. Ama suyun hangi bölgelerde birikebileceğini hesaplayabilir, riskli noktaları önceden belirleyebilir, altyapıyı güçlendirebilir ve elektrik tesisatının su baskını karşısındaki güvenliğini denetleyebiliriz. Şehir yönetiminin sınavı, doğayı yenmek değil; doğanın yaratacağı riskleri insan hayatını koruyacak biçimde yönetmektir.
İklim değişikliği kısa sürede yoğun yağış riskini artırırken betonlaşma, geçirimsiz zeminler, daraltılan doğal su güzergâhları ve yetersiz drenaj sistemleri bazı bölgelerde sorunu ağırlaştırabiliyor. Her su baskınının nedeni aynı değil. Ancak aynı noktaların tekrar tekrar tehlike üretmesi, artık yalnızca meteorolojik verilerle açıklanamayacak bir planlama sorusudur.
Avrupa’nın meselesi yağmuru durdurmak değil, riski önceden yönetmek
Avrupa kentlerini selden hiç etkilenmeyen kusursuz yerler olarak anlatmak doğru olmaz. Almanya ve Belçika’da yaşanan ağır seller, güçlü ekonomilerin ve gelişmiş altyapıların da büyük kayıplar yaşayabileceğini gösterdi. Farkı yaratan, felaketin ardından riskin nasıl ele alındığı ve şehir planlamasının bu deneyimlerden ne ölçüde değiştiğidir.
Kopenhag, 2011’de yaşadığı ağır yağışın ardından kapsamlı bir taşkın yönetimi yaklaşımı geliştirdi. Parkların, açık alanların ve sokakların yalnızca gündelik kullanımına değil, aşırı yağış sırasında suyun kontrollü biçimde yönlendirilmesine de odaklandı. Rotterdam’da ise su meydanları, yeşil alanlar ve geçici su depolama çözümleri, iklim değişikliğine uyum çalışmalarının parçaları arasında yer alıyor.
Bu uygulamalar her seli........
