DÜNYA BEŞTEN BÜYÜKTÜR: TREN BÜYÜKSE NEDEN GÖLGESİNDE?
Birleşmiş Milletler’in New York’taki salonunda bugün 193 ülkenin sesi var. Fakat dünyanın kaderini etkileyen bazı kararlarda hâlâ 1945’in beş koltuğu belirleyici. Peki dünya gerçekten büyüdüyse, uluslararası sistem neden hâlâ o beş koltuğun gölgesinde? Belki de “Dünya Beşten Büyüktür” cümlesinin asıl sorusu tam olarak burada başlıyor.
Bazen bir tren düşünürüm. Lokomotifi güçlü, vagonları yüzlerce insanla dolu, rayları dünyanın dört bir yanından geçen devasa bir tren… İçinde farklı dilleri konuşan, farklı inançlara sahip, farklı coğrafyalardan gelen insanlar var. Kimi ekonomik krizden, kimi savaştan, kimi göçten, kimi açlıktan, kimi iklimden, kimi teknolojinin nereye gittiğinden söz ediyor. Tren büyüyor, vagonlar çoğalıyor, yol uzuyor, yük ağırlaşıyor.
Ama lokomotif hâlâ yıllar önce döşenmiş rayların üzerinde ilerliyor. Sonra insanın aklına şu soru geliyor: Tren bu kadar büyüdüyse neden hâlâ eski lokomotifin gölgesinde gidiyor?
Birleşmiş Milletler bugün bana biraz bunu hatırlatıyor.
New York’ta 81’inci Genel Kurul görüşmeleri başladı. 22-28 Eylül 2026 tarihleri arasında dünyanın devlet ve hükümet başkanları aynı salonda konuşuyor. Gündemde savaşlar, enerji, iklim, yapay zekâ, göç, kalkınma, nükleer tehditler ve küresel güvenlik var. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres de son Genel Kurul konuşmasında savaşların yanı sıra yapay zekânın yönetimi ve BM kurumlarının kapsamlı reformu çağrısını yineledi.
Dünyanın gündemi değişiyor.
Fakat karar mekanizmasının temelindeki bazı taşlar 1945’ten kalıyor.
İşte Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yıllardır kullandığı “Dünya Beşten Büyüktür” ifadesini yalnızca siyasi bir slogan olarak değil, uluslararası sistemin yaşadığı temsil ve meşruiyet tartışmasının başlığı olarak okumak gerekiyor.
Çünkü bu tartışmanın merkezinde Erdoğan’dan da Türkiye’den de daha eski bir soru var: Dünyanın siyasi, ekonomik, demografik ve askeri ağırlık merkezi değiştiyse, uluslararası güvenlik mimarisi neden aynı hızla değişmedi?
1945'İN MASASI, 2026'NIN DÜNYASI
Birleşmiş Milletler’i anlamanın yolu önce kuruluş hikâyesine dönmekten geçiyor.
1945’te savaş bitmişti. Avrupa harap olmuş, milyonlarca insan hayatını kaybetmiş, devletlerarası güç dengesi baştan aşağı değişmişti. Birleşmiş Milletler, bir daha aynı felaketin yaşanmaması iddiasıyla kuruldu. Ancak bu yeni düzen yalnızca “eşit devletler topluluğu” olarak tasarlanmadı.
Savaşın galipleri, özellikle Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği, Birleşik Krallık, Fransa ve Çin, yeni güvenlik sisteminin merkezine yerleştirildi. Bunun arkasındaki mantık açıktı: Dünyanın en güçlü devletlerini sistemin dışında bırakırsanız, kurduğunuz yapı kâğıt üzerinde ne kadar güzel görünürse görünsün gerçek hayatta çalışmayabilirdi.
Veto hakkı da bu güç siyasetinin hukuki karşılığı oldu.
Bugün Birleşmiş Milletler Şartı’nın 2’nci maddesine baktığımızda bütün üyelerin egemen eşitliği ilkesini görüyoruz. Genel Kurul’un 18’inci maddesinde ise her devletin bir oy hakkı olduğu açıkça yazıyor. Fakat Güvenlik Konseyi’ne geldiğimizde başka bir dünya başlıyor.
Konsey 15 üyeden oluşuyor. Beşi daimi: Çin, Fransa, Rusya, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri. On üye ise iki yıllığına seçiliyor. Bugün Konsey’de bu on sandalyeyi Bahreyn, Kolombiya, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Danimarka, Yunanistan, Letonya, Liberya, Pakistan, Panama ve Somali taşıyor. Üstelik 50’den fazla BM üyesi ülke bugüne kadar Güvenlik Konseyi’nde hiç görev yapmadı.
Burada mesele yalnızca “beş ülke var” değil. Mesele, beş ülkenin diğerlerinden farklı bir anayasal konuma sahip olması.
Güvenlik Konseyi’nin esas konulardaki kararları dokuz olumlu oy gerektiriyor; ancak daimi üyelerden birinin olumsuz oyu kararı engelleyebiliyor. Bu, Şart’ın 27’nci maddesindeki veto düzeninin özü.
Öte yandan Güvenlik Konseyi kararlarının BM üyeleri bakımından bağlayıcı niteliği de Şart’ın 25’inci maddesinde düzenleniyor. Yani aynı örgütün içinde iki farklı gerçek var: Genel Kurul’da egemen eşitlik, Güvenlik Konseyi’nde ise büyük güç ayrıcalığı.
Bu bir çelişki gibi görünse de aslında Birleşmiş Milletler’in kuruluşundaki pazarlığın ta kendisi. 1945’in sistemi, eşitlik idealini büyük güçlerin veto gücüyle aynı yapının içine yerleştirdi. Bugün tartıştığımız mesele de tam olarak bu yapının artık 2026 dünyasının gerçekliğini ne ölçüde taşıyabildiği.
VETO'NUN GÖRÜNMEYEN GÜCÜ
Veto meselesinin çoğu zaman yanlış anlaşılmasının bir nedeni var. Veto yalnızca oylama sırasında kullanılan bir “hayır” değildir. Asıl güç, bazen o hayırın kullanılmasına bile gerek kalmadan ortaya çıkar.
Diplomatlar bir karar tasarısını hazırlarken, daha metin ortaya çıkmadan daimi üyelerin kırmızı çizgilerini hesaplar. Hangi kelimenin çıkarılacağı, hangi yaptırımın yumuşatılacağı, hangi soruşturmanın kurulup kurulmayacağı, hangi ülkenin hangi ifadeyle anılacağı önceden pazarlık konusu olur. Çünkü herkes bilir ki masanın sonunda beş özel oy vardır.
Bu nedenle veto, uluslararası siyasette yalnızca kullanılan bir yetki değil, başkalarının davranışlarını önceden şekillendiren bir güç haline gelir.
2025 verileri bu tartışmanın soyut olmadığını gösteriyor. Güvenlik Konseyi 44 karar kabul etti; bunların 27’si oybirliğiyle geçti. Yani Konsey her konuda kilitlenmiş bir kurum değil. Fakat aynı yıl dört karar tasarısı kabul edilmedi ve veto mekanizması özellikle Orta Doğu ve Ukrayna dosyalarında devreye girdi. Daha uzun döneme baktığımızda 2016-2025 arasında 49 veto kullanılırken, 2006-2015 döneminde bu sayı 19’du.
Demek ki mesele “BM hiçbir karar alamıyor” kadar basit değil. Asıl mesele, büyük güçlerin birbirleriyle çatıştığı dosyalarda karar alma kapasitesinin ne ölçüde daraldığı.
BM’yi eleştirmek kolaydır; fakat hangi mekanizmanın neden çalışmadığını göstermek uzmanlık gerektirir.
GAZZE'DE GÖRÜNEN HUKUK–GÜÇ GERİLİMİ
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Filistin meselesi.
Genel Kurul’da Filistin konusunda çok güçlü siyasi çoğunluklar ortaya çıkabiliyor. Ancak Güvenlik Konseyi’nde bağlayıcı karar mekanizması farklı çalışıyor. 2024’te Filistin’in BM’ye tam üyeliği konusunda Güvenlik Konseyi’ndeki karar tasarısı Amerika Birleşik Devletleri’nin vetosuyla kabul edilmedi.
Burada hukuk ile siyasi güç arasındaki mesafe bütün çıplaklığıyla ortaya çıkıyor.
Genel Kurul’un siyasi iradesi başka, Güvenlik Konseyi’nin karar kapasitesi başka. Bu nedenle “193 ülke karar veriyor” demek tek başına gerçeği anlatmıyor; “193 ülkenin hiçbir gücü yok” demek de aynı şekilde yanlış.
Gerçek, ikisinin arasında.
Genel Kurul’un siyasi meşruiyeti yüksek;........
