Zeyrek’te Dehlizlerden Kubbelere: Yüzyılların İzini Sürdük
İstanbul’da bazı yapılar vardır; karşısında durup bakmak yetmez. Taşına dokunmak, karanlık dehlizlerine inmek, kubbelerine doğru yükselmek, duvarlarında saklanan izleri tek tek okumak gerekir.
Bazı yapılar ise sizi içine alır, peşinden sürükler ve her adımda yeni bir sırrını fısıldar.
Zeyrek Camii benim için işte böyle bir yapı oldu.
Fetihten sonra Ayasofya’nın ardından camiye çevrilen İstanbul’un en önemli yapılarından biri olan Zeyrek, aslında bizi çok daha eskiye, Bizans İstanbul’una götüren büyük bir tarih hazinesi. Birbirine eklemlenen üç ayrı yapıdan oluşan bu eşsiz eser, yüzyılların izlerini aynı çatı altında taşıyor.
Biz de tarihçi-yazar Dr. İbrahim Akkurt ve fotoğraf sanatçısı Saime Güler ile birlikte Zeyrek’i yalnızca fotoğraflamak için değil, adeta yeniden okumak için yola çıktık.
Çekim planımızı hazırlarken hedefimiz belliydi:
Dehlizlerden kubbelere kadar ulaşabildiğimiz her noktada tarihin bıraktığı izleri takip etmek.
Tarih Masada Değil, Sahada Okunur
Zeyrek’in dehlizlerine indiğinizde İstanbul’un gürültüsü geride kalıyor. Taşların, duvarların ve yüzyıllardır ayakta duran mimari unsurların arasında bambaşka bir dünya başlıyor.
Kimi zaman ışığın ulaşmadığı bir dehlizde, kimi zaman metrelerce yüksekte bir kubbenin altında durduk. Her yeni açı, yapının başka bir zamanına açılan kapı gibiydi.
Bir taraftan makinelerimiz çalışıyor, diğer taraftan Dr. İbrahim Akkurt yapının tarihî katmanlarını anlatıyordu. Onun verdiği bilgiler, baktığımız bir taşın, bir kemerin veya küçücük bir sembolün anlamını bir anda değiştirebiliyordu.
Bu noktada Zeyrek Camii’ne, konunun uzmanı Dr. İbrahim Akkurt hocamızın kaleminden de kısaca bakalım:
“Zeyrek; bir imparator ve imparatoriçenin vasiyetiyle yükselen görkemli bir manastırın, bir padişahın iradesiyle şehrin ilk ilim yuvasına dönüştüğü mucizevi bir kesişim noktasıdır. Adeta İstanbul’un ‘hafıza kartı’ niteliğindeki bu özel bölge; pagan geçmişten Bizans mistisizmine, oradan Osmanlı’nın irfan geleneğine uzanan kesintisiz bir ruhu barındırıyor. İstanbul’da yaşayıp İstanbul’u gerçekten yaşamak isteyenlerin uğraması gereken noktalardan biri mutlaka Zeyrek Camii olmalıdır.”
Çünkü bazen gözünüzün önündeki şey yalnızca bir mimari detay değildir.
Bir işarettir. Bir izdir. Belki de yüzyıllardır orada duran ve fark edilmeyi bekleyen bir hikâyenin başlangıcıdır.İşte bizim fotoğraf anlayışımızın temelinde de bu var.
Ben hep şuna inanıyorum:
Tarih yalnızca masa başında okunmaz. Tarihi gerçekten anlayacaksak sahaya çıkacağız; taşına, toprağına, kubbesine, dehlizine bakacağız. Tarihi yerinde okuyacak, yerinde yaşayacağız.
Dehlizlerde 1600 Yıl Öncesine Yolculuk
Zeyrek’in dehlizlerine indikçe zaman duygumuzu kaybettiğimiz anlar oldu.
Yeri geldi, kendimizi yaklaşık 1600 yıl öncesinin İstanbul’unda hissettik. O taşların arasında yürürken geçmiş yalnızca okuduğumuz bir tarih olmaktan çıkıyor; sanki o anı yaşıyor, o yüzyılların içinde nefes alıyorduk.
Sonra aynı yapının yüzyıllar sonra İstanbul’un fethiyle kazandığı yeni kimliği düşünüyorsunuz.
Bizans’ın asırlarını taşıyan o duvarların arasında, fetihle birlikte başlayan yeni dönemin izlerini hissediyorsunuz.
İşte o an insan şunu daha iyi anlıyor:
Bizi bugün Zeyrek’in dehlizlerine indiren, kubbelerine çıkaran ve bu izlerin peşinden koşturan ruhun içinde, İstanbul’un fethinin açtığı o büyük tarihî kapının da........
