Zulmün Kıskacındaki Dünya İslam’ı Bekliyor – 9
Felsefî Tanrı Telakkileri
Dünyaya hâkim olan zulmün öncelikle inançlardan kaynaklandığını, işin temelinde de “sahte ilah telakkileri” olduğunu anlatmaya çalıştığımız serimizde bu haftadan itibaren birkaç yazıyla felsefî tanrı telakkilerinden bahsedeceğiz. Bu çerçevede dört felsefi ekole dikkat çekeceğiz: Ateizm, deizm, agnostisizm ve sekülerizm /laisizm.
Ateizm, yaratıcıyı, tanrıyı, insanüstü ve doğaüstü her türlü varlığı veya ilahi gücü kesin olarak reddeden felsefî bir görüştür.
Bu felsefi görüşte kâinatın, hayatın ve insanın ne olduğu, gereği gibi ve ilmî bir şekilde izah edilmez; varlık, ne olduğu tanımlanmayan doğa yasalarıyla veya tesadüflerle açıklanmaya çalışılır. Buna rağmen ateistler, bilim/ bilimsellik kavramlarını dillerine pelesenk yaparak tamamen keyfî bir tavırla dinî inançları ve ibadetleri reddederler.
Konuyu ilerleyen yazılarımızda aklî, ilmî ve fıtrî delillerle daha detaylı ele alacağız. Burada, işin başında meseleye herkesin anlayacağı basit bir yaklaşım getirmek istiyoruz. Şöyle ki;
Akıl ve ilim hiçbir şeyi sebepsiz kabul etmediği için, asla tesadüflere şans vermez. Mesela “Ahmet taşı kaldırdı” veya “Âlim kitabı yazdı” dediğimizde, dilbilgisi kuralları açısından bu cümlede üç ana unsur vardır: Özne/ fail (işi yapan), yüklem / fiil (yapılan iş) ve nesne / meful (yapılan işe maruz kalan varlık),
Buna göre yapılan bir iş ve bu işten etkilenen bir varlık varsa, mutlaka o işi yapan bir özne / fail de olmak zorundadır.
Kâinat da bir nesnedir; bir fiile maruz kalmıştır. Onun, bir iş yapacak iradesi ve muhakeme kabiliyeti yoktur. Ancak kendi dışındaki bir fail tarafından zorlanarak, cebren hareket ettirilir.
Bu gerçek, tabii ilimlerden fiziğin en temel prensiplerinden olan “eylemsizlik prensibi”dir. Bu prensibe göre, duran bir cisim kendiliğinden harekete geçemez. Hareketteyse kendiliğinden duramaz. Onu, hareket ediyorsa hareket ettiren, duruyorsa durduran bir kuvvet vardır. Bu kuvvet, o cisme dışarıdan etki eden aktif bir dış kuvvettir.
İşte kâinat olaylarında bu “aktif kuvvet” tanımlanmadan aklın ve vicdanın tatmin olması mümkün değildir.
Burada ilmin en genel tanımını da verelim:
İlim, en sade tanımıyla sebep ve neticeye dayalı düşünce sistemidir.
Şayet âlemde tesadüfler veya izah edilemeyen birtakım kavramlar sebep olarak gösterilirse, bu ne akıl bazında ne de tabii ilimler hususunda ikna edici olmaz. Buna ilim veya ilmî düşünce denemez.
Bu basit misallerden anlaşılacağı üzere akıl ve ilmin olduğu yerde tesadüfe yer yoktur. Buna göre tesadüfü felsefesinin temeline yerleştiren ateizm gayri ilmî, gayri mantıkî ve gayri insanîdir.
II- Ateizmin Tarihçesi ve İlk Temsilcileri
Ateizmin menşei ilkçağa, Antik Yunan’a kadar gider. Kendisinden bir isteği olup olmadığını soran Büyük İskender’e verdiği "Gölge etme başka ihsan istemem" sözüyle tanınan Sinoplu Diyojen, felsefe tarihinde kâfir diye nitelenen ilk kimsedir.
Demokrit, takipçisi Leocippus; Sofist'lerden Gorgias ve Protegoras, kendi adıyla anılan ekolün kurucusu Epikür de, materyalist görüşleri bağlamında birer ateist olarak göze çarparlar.
Bu felsefecilerin ilimlerin gelişmediği, kâinat gerçeklerinin bilinmediği bir dönemde zannî ve vehmî kabullerle böyle hurafe iddiaları seslendirmeleri, belki de toplum nezdinde büyük bir aksülamel oluşturmuyordu.
Asıl şaşılacak şey, hurafe kabullere dayanan tarihin bu en ilkel felsefesinin, son dönemlerde modernliği, çağdaşlığı, ilericiliği kimseye bırakmayan felsefeci müsveddelerinin de benimsemiş olmasıdır. Öyle ki, bu felsefe üzerine ideolojik sistemler de kurulmaya çalışılmıştır. Nitekim onlardan ikisi olan liberalist/ kapitalist sistemle sosyalist/ komünist sistemi........
