menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Papanın Dinî ve Siyasi Temsilciliğinin Tevhid Akaidi Açısından Değerlendirilmesi - 3

9 1
13.01.2026

Bu yazımızda Papanın siyasi temsilciliğine dair bir değerlendirme yapacağız.

I- İslam Haksız Yere Temsil ve Yetki Verilmesini Kabul Etmez

Daha önceden de belirttiğimiz gibi Papanın siyasi kimliği aslında ideolojiktir. Bu siyasi kimlik, dinî temsilciliği deruhte etmek içindir. Teslisi öne çıkararak inşa edilen bir siyasi kimlik, ideolojik bir hedefe sebep olur. Bu hedef de, tesis edilen dünya hâkimiyetine bağlı olarak “tek dünya dini” hedefidir.

Papanın ve Vatikan’ın bu hedefe ulaşmak için hakkaniyeti esas almak diye bir kayıt yahut endişeleri yoktur. Hadiselerin seyri, teslisi esas alan dünya görüşü ve bu minval üzere yapılan uygulamalarla gerçekler ortaya çıkmaktadır.

Bu çerçeveden bakılırsa görülecektir ki, Papanın siyasi kimliği tevhid akaidi açısından ne temsil ne de yetki yönünden meşru değildir. Çünkü hak ve adalet esaslarına uymamaktadır.

Kâinatta hâkim olan en büyük kanun hak ve adalet ilkesidir. Bütün temsiliyetlerin de buna uygun bir mahiyet taşıması gerekir. Hâlbuki temeli Allah’a ortak koşmak olan bir inanç sisteminde, batıl telakkiler ve zulüm hâkim olur. Dolayısıyla Papaya tanınmış olan dinî temsilcilik ve siyasi kimlik, Katolikliğin siyasi organizesi demek olan Vatikan’ın kabul ve ilan ettiği bir yetki ve temsil anlayışıdır. Buna karar verenler piskoposlar, kardinaller ve diğer dinî personeldir. İslam’ın tevhid akaidi açısından bu temsiliyet ve yetkilendirmenin hiçbir meşru ve hakkaniyet zemini yoktur.

İslam’ın tevhid akaidine göre, dinî ve siyasi kimliği belirleme yetkisi ve hakkı ancak Allah’a mahsustur. Allah tarafından ortaya konan yetki ve temsiliyet meşrudur. Bu, aklî, ilmî ve fıtri gerçeklerle müdellel bir şekilde ispatlanabilir mahiyettedir.

Kuran’da hüküm verme yetkisinin Allah’a ait olduğunu gösteren birçok ayet vardır. Birini mealen aktaralım:

“Siz Allah’ı bırakıp; sadece sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlere (düzmece ilâhlara) tapıyorsunuz. Allah, onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm ancak Allah’a aittir. O, kendisinden başka hiçbir şeye tapmamanızı emretmiştir. İşte en doğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf: 40)

Yine Kuran’da Nas Suresindeki üç önemli kelime, yetki salahiyet ve temsiliyet kavramlarına mesnet teşkil eder. Bunlar Allah’ın “rab” oluşu, “melik” oluşu ve “ilah” oluşudur. Ayetler mealen şöyledir:

“De ki: İnsanlara kötü şeyler fısıldayan o sinsi vesvesecinin şerrinden, insanların Rabbine, insanların melikine, insanların ilahına sığınırım.” (Nas: 1- 4)

Cenâb-ı Hakk’ın “el-Hakîm” ism-i şerifi de buna bir delildir ki, “hükmünde hikmet sahibi” demektir.

“Allah, hükmedenlerin en (iyi) hükmedeni değil midir?” (Tin: 8) ayeti de bunu anlatır. Ki bu sureyi okuyan kimsenin “Evet! Ben de buna şâhidim!” demesi sünnettir.

Bütün bunlar (yetki ve salahiyetin meşruiyeti) Vâhid, Ehad ve Samed olan, mülkünde ortağı bulunmayan, Allah’a aittir. Bu isimlerden Vâhid Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarında tekliğini, Ehad zatında tekliğini, Samed de hiçbir şeye muhtaç olmadığını anlatır.

Onun bir ismi de Hak’tır. Cenâb-ı Hakk’ın bizzat zatı hak olduğu gibi, hüküm ve emirleri de haktır. Hükümlerindeki hak ve adalet esası da haktır ve gerçektir.

Özetle verdiğimiz bu malumat şunu ortaya koyar:

İnsanların kullanacağı hak ve yetki; bu yetkinin hak ve adalet kuralları çerçevesinde meşru olması, ancak o yetkiyi verenin bizzat Allah olmasıyla mümkündür. İnsanlık tarihi boyunca yetki ve salahiyetlerin meşru olmasının sebebi, vahiyle tespit edilmiş olması, hak ve adalet ilkelerine uygun olmasıdır. Aksi takdirde Nemrut, Firavun, Ebu Cehil gibi tağut ve zorbaların kullandığı yetkinin de meşru olması gerekirdi. Bu ise aklıselim sahibi bütün insanlar nezdinde zulümdür, kabul edilemez. İşte İslam yeryüzünde fitne fesada sebep olacak böyle bir yetki ve temsiliyeti hiçbir zaman meşru görmemiştir.

Bu çerçevede Papanın kullandığı dinî ve siyasi yetki de vahiy kaynaklı olmadığı, yani Allah’ın emir ve iradesine ters düştüğü için meşru değildir.

İnsanlar kendilerini veya bir başkasını olağanüstü yetkilerle donatamaz. Bunu yapmak ilahlık taslamak anlamına gelir ki Kuran’da yukarıda adı geçen tağutlardan Firavun’un “Ben sizin en yüce rabbinizim” (Naziat 24) dediği haber verilmektedir.

Haksız yetki, rütbe, makam iddialarının tevhid akidesi önünde hiçbir mana ifade etmediğini Hz. Peygamber’in (s.a.v.) hayatından bir misalle delillendirelim:

II- Dinî ve Siyasi Yetki ve Temsiliyetin Nasıl Meşru Olacağına Dair Necran Hıristiyanları Örneği

Vatikan’ın dinlerarası diyalogunu meşru göstermek isteyen Müslüman kökenli bazı şahıslar, Necran Hıristiyanlarının Peygamberimizi (s.a.v.) ziyareti meselesini istismar etmekte ve hedefinden saptırmaktadırlar. Hâlbuki bu hadise diyalogcuların tezlerini destekleyen değil, çürüten bir niteliğe sahiptir. Papanın Türkiye ziyaretinin nasıl değerlendirilmesi gerektiğine dair de çok önemli incelikler ihtiva etmektedir.

1- Peygamberimizin (s.a.v.) Necran Hıristiyanlarıyla Görüşmesinin Mahiyeti

Peygamberimiz (s.a.v.) Necran Hıristiyanlarını bir mektupla İslam'a davet etmişti. Bu mektupta şu ifadeler yer alıyordu:

'Bismillah!

Allah'ın Resûlü Muhammed'den Necran uskufuna,

İbrahim'in İsmail'in, İshak'ın ve Yakub'un ilahı olan Allah'ın ismiyle başlarım.

İmdi: Ben sizi, kullara tapmaktan Allah'a ibadet etmeye, kulların dostluğundan Allah'ın dostluğuna davet ediyorum.

Bu davetimi kabul etmeye yanaşmazsanız, cizye (vergi) verirsiniz.

Bundan da kaçınırsanız, size harb açacağımı bildiririm, vesselam!'

Görüldüğü gibi mektupta Baba Rab, Oğul Rab, Ruhu'l Kudüs şeklindeki üçlü tanrı telakkisinin şirk olduğuna vurgu yapılarak, Necran Hıristiyanları Müslüman olmaya davet ediliyor.

Necran Hıristiyanları bu mektup üzerine bir heyet halinde Medine’ye geldiler ve Medine'ye gelince ilk olarak elbiselerini değiştirdiler. Üstlerine gösterişli, rütbe ifade eden kıyafetler giyip mescide o şekilde girdiler. Peygamberimize (s.a.v.) selam verdiler, ama Peygamberimiz onları görmezlikten geldi, kendileriyle konuşmadı.

Bu durum karşısında heyettekiler ne yapacaklarını bilemeyip geri dönmeyi bile düşündüler. İçlerinde Hz. Osman (r.a.) ve Abdurrahman b. Avf'ı (r.a.) tanıyanlar vardı; onlara danışma kararı aldılar. Yanlarına gittiklerinde orada Hz. Ali (r.a.) de vardı. Hz. Ali, Allah Resulünün bu tavrının, üstlerindeki gösterişli ve rütbeli kıyafetlerden kaynaklandığı kanaatinde olduğunu söyledi, diğer sahabiler de onu desteklediler.

Gerçek de buydu.

Necran heyeti, içine bulandıkları şirk çamuruna bakmadan, giydikleri bu kıyafetlerle Hz. Peygambere (s.a.v.) ve Müslümanlara üstünlük taslamak, psikolojik inisiyatif elde etmek istemişlerdi. Peygamberimiz (s.a.v.) de onlarla konuşmayarak, bu tavırlarına karşı sessiz, sözsüz ama en anlamlı cevabı vermişti.

Necran heyeti sahabilerden aldıkları fikirle çaresiz, kıyafetlerini tekrar değiştirdiler; önceki sade elbiselerini giyip bir kere daha........

© İstiklal