menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ateizmi Çürüten İlm-İ Kelam Delilleri

20 0
16.10.2026

(İnayet ve İhtira Delili)

Bu yazımızda ateizmi çürüten ve vahdaniyeti ispatlayan ilm-i kelam delillerinin sonuncusu (ve onuncusu) olan “inayet ve ihtira delili”ni gündem edeceğiz.

İnayet sözlükte isteme, amaçlama, önem verme gibi manalara gelir.

Kelam ilminde inayet, Allah’ın külli bilgisi ve takdirinin, kâinatın iyiliği ve varlığı yönünde tecelli etmesi demektir.

İnayetullah, Allah’ın yardımı, lütfu, koruyup gözetmesi demektir. Bu doğrultuda Cenâb-ı Hakk’ın Müheymin, Rezzak, Hafiz, Mukit, Latif gibi isimleriyle iç içedir.

İnayet delili kâinattaki her şeyin insanın ve diğer canlıların yaşamasına uygun, faydalı ve kusursuz bir düzen içinde yaratılmasından hareketle Allah’ın varlığını ispatlar. Adeta şimdiye kadar anlattığımız diğer bütün delillerin bir hülasası gibidir.

I- İnayet Delilinin Tarihî Arka Planı

İnayet delili esasen kelam âlimlerince Kuran kaynaklı olarak tespit edilmiştir. Ne var ki Fârâbî ve İbn Sînâ gibi filozoflar inayet delilini Aristo felsefesiyle sentezlemeye çalışmışlar; bunu yaparken de evrenin ve varlıkların Tanrı'dan sudûr ettiğini, yani bir nevi zorunlu olarak taştığını savunmuşlardır.

Sudûr iddiası, rehbersiz aklın düştüğü büyük bir badiredir. Âlemi ezelî saymak, Allah’a şirk koşmaktır. Çünkü ezelî / kadim olan, yalnız Allah’tır. Âlem ise mahlûktur ve bütün mahlûk yoktan var edilmiştir.

Ama bu gerçeği anlamak için aklın, naklî deliller rehberliğinde düşünmesi gerekir. Malumdur ki felsefe kaynak olarak akla dayanır. Akıl ise mahiyeti ve kapasitesi itibariyle sınırlıdır; zaman ve mekân boyutlarını aşamaz. Bu sebeple akıl Allah’ın zâtı ve sıfatları hakkında isabetli tespitler yapamaz; yapabilmesi için mutlaka naklin rehberliğine muhtaçtır.

Maddenin/ kâinatın Allah’tan sudûr ettiğini savunmak, Hâlık ile mahlûkun sıfatlarını birbirine karıştırmak demektir. Bu ise insanı şirke düşüren büyük bir yanlıştır.

İşte Eski Yunan’dan gelen ve -doğru veya yanlış- Aristo’ya izafe edilen bu sudûr teorisi, İslam felsefecileri diye bilinen Farabi ve İbn Sina gibi isimleri etkilemiş, bu isimler inayet delilini sudûr iddiasıyla ilişkilendirerek seslendirmişlerdir.

Kelam âlimlerimiz ise bunu şiddetle reddetmişlerdir.

Hususiyle İmam Gazali Tehâfütü'l-Felâsife adlı eserinde İbn Sina’nın şahsında felsefecilerin görüşlerini tahlil etmiş ve yirmi temel yanlış tespit etmiştir. Bu yanlışlardan üçünde küfre, on yedisinde de dalalete düştüklerini ispat etmiştir.

İnayet delilini gündem ederken bu noktaya dikkat çekmek bir zaruretti. Bu kısa izahtan sonra kaldığımız yerden devam edelim:

II- Halk ve Fütur Kavramları

İnayet delili âlemdeki noksansız ve kusursuz düzenin Allah’ın yoktan yaratmasıyla var olduğunu; bu mükemmel nizamın kulların faydasına ve hayatın devamına vesile olacak şekilde planlandığını ortaya koyar. Bu mükemmellik Allah’ın lütfu ve keremini, inayet ve yardımını aksettiren müşahhas bir belgedir ve bu durum Allah’ın varlığına ve birliğine delil teşkil eder.

İnayet delili çerçevesinde zikredilmesi gereken iki kavram vardır: “Halk” ve “Fütur.”

Halk: Halk kelimesi Arapçadır ve ha- la- ka kökünden gelir. İnsan topluluğu manası daha ön planda olsa da, bizim burada bu kelimeyi anma sebebimiz akaiddeki “bir şeyin yoktan yaratılıp ortaya çıkarılması” manasıdır.

Halk kavramının inayet delili açısından önemi şudur:

Allah’tan başka her şey, bizzat Allah tarafından yoktan var edilmiştir. Ve bu yoktan var etme, belli bir gaye, maksat, fayda ve hikmet uğrunadır.

Onun kâinatı yoktan var etmesi, maddenin ezelî kabul edilmesi fikrinin batıl ve yanlış olduğunu ortaya koyar. Nitekim önceki yazılarımızda da konu edindiğimiz big bang teorisi de âlemin sıfır kütle, sıfır hacimden, yani yoktan var edildiği görüşünü desteklemektedir. Bu teori son dönemlerde neredeyse ittifakla kabul edilen bir yaratılış görüşü olup Aristo’nun madde ezelîdir görüşünün cahilane bir şekilde ortaya koyulduğunu ve aslının olmadığını gösterir.

Bu konuya ilgili bazı ayetlerin meallerini aktaralım:

“Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde (evrede) yaratan, sonra arşa istivâ eden; geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah’tır. Bilesiniz ki, halk da emir de (yaratma ve yönetme) yalnız O’na aittir. Âlemlerin rabbi olan Allah yüceler yücesidir.” (A’râf: 54)

“O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı konusunda sizi imtihan için, henüz Arş'ı su üstünde iken gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratandır. Böyle iken “Ölümden sonra şüphesiz diriltileceksiniz” desen, inkârcılar “Mutlaka bu, apaçık bir büyüdür” derler.” (Hûd: 7)

“Sonra duman hâlinde bulunan göğe yöneldi; ona ve yeryüzüne, “İsteyerek veya istemeyerek gelin” dedi. İkisi de, “İsteyerek geldik” dediler.” (Fussilet: 11)

Burada mealleri zikredilen ayetler, bütün mahlûkatın yoktan var edildiğini göstermektedir. Ayetlerdeki “altı gün” tabirlerinin “altı evre / dönem” şeklinde anlaşılması gerektiği muteber tefsir kitaplarında izah edilmektedir. Bunun sebebi şudur: Âlem henüz kurulmamışken bugün idrak ettiğimiz manada bir “gün” kavramı olması mümkün değildir.

Allah’ın bütün kâinatı en mükemmel şekilde yoktan var etmesi ona zor gelmez. Çünkü o bir şeye ol........

© İstiklal