menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Allah’ın Varlığını ve Birliğini Tanımada Naklî Delillerin Önemi

20 0
monday

Bir süredir yazılarımızı “Zulmün Kıskacındaki Dünya İslam’ı Bekliyor” adını verdiğimiz bir çerçevede yazdığımız, bizi takip eden kıymetli okuyucularımızın malumudur. Belli bir noktadan sonra başlığı fazla uzatmamak maksadıyla bu ifadeyi kullanmayı bırakmış olsak da, yazılarımız halen aynı seriye dâhildir.

Seride bu yazıya kadar nasıl bir istikamette ilerlediğimizi çok kısa hatırlamaya çalışalım:

ABD’de patlak veren Epstein dosyalarından yola çıkarak, dünyanın bir zulüm çarkının dişlileri arasında inim inim inlediğini, bu sebeple de her zamankinden daha çok İslam’ı beklediğini ifade ettikten sonra, dünyaya hâkim olan bu zulmün ana sebebinin, yanlış / sahte ilah telakkileri olduğunu söyledik. Yanlış ilah telakkileri çerçevesinde muharref ve beşerî dinlerden, bir nevi din sayılabilecek sapkın ideolojilerden bahsettik. Sonra da ateizme geçerek, ateizm başta olmak üzere bütün yanlış ilah telakkilerine cevap niteliğinde, tevhidi ispat eden kelam ilmi delillerine yer verdik.

Ateizmden sonraki felsefi ekollere (deizm, agnostisizm, sekülerizm) geçmeden evvel, bu yazımızda genel bir değerlendirme olarak Yaratan’ın, Allah’ın doğru tanınmasında vahyin / naklî delillerin önemini vurgulayacağız.

I Allah’ı Tanımada Naklî Delillerin Önemi ve Aklın Konumu

Allah’ı şanına yakışır tarzda, noksansız ve kusursuz tanımak noktasında çözüm İslam’dadır. Çünkü hak ve adalet İslam’dadır. İslam, vahiyle tesis edilmiş tek hak dindir. Onun için Yüce Yaratan’ı doğru tanımak, yani gerçek Allah inancına sahip olmak, ancak İslam’la mümkündür.

Hak ve hakikat, insanlık tarihi boyunca Allah’tan vahiy alan Peygamberler vasıtasıyla temsil olunmuştur. Son Peygamber’e (s.a.v.) verilen ve bir noktası bile değişmeden günümüze kadar gelen son kitap Kuran-ı Kerim, gerçek Allah inancını hatasız ve kusursuz tarif eden tek kaynaktır. Ne muharref dinler ne beşerî/ uydurma dinler ne de bir nevi din gibi tesis ve telakki edilen ideolojiler Yaratan’ı kendine mahsus sıfatlarıyla tanıtamaz; bu imkânsızdır.

Allah Teâlâ’yı tanımak ve bilmek, vahiy olmadan mümkün değildir. Bu vahiy, “vahy-i metlüv” olan Kuran ayetleri olabileceği gibi, “vahy-i gayr-i metlüv” olan sünnet ve hadisler de olabilir. Zira Allah Teâlâ Kuran-ı Kerim’de “O Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin…” (Haşr: 7) ve “O, kendi hevâsından (arzu ve hevesine göre) konuşmaz. Onun söyledikleri, kendisine bildirilen vahiyden başkası değildir.” (Necm: 3 - 4) buyurmuştur.

Biz, vahiy/ nakil, akla rehber tayin edilmelidir deyip naklî delillerin önemini vurgularken, aklın yüce dinimizdeki yerini asla basite almış olmuyoruz. Çünkü naklin nuru ile akla yol gösterilmesi, onu daha da güçlendirmek, ölçüye kavuşturmak, yanlışa/ sapkınlığa düşmekten korumak demektir.

Akıl, zaman ve mekân kayıtlarıyla mahduttur. Konumuz olan Allah’ın varlığı, birliği, sıfatları ise zaman ve mekân üstü bir mahiyet arz eder. Bu sebeple akıl Allah’ı tanıma ve bilmede acizdir, yetersizdir; tarihte vahiyden mahrum kaldığı müddetçe, kör dövüşü manevralar yapan felsefenin elinde kurban edilmiş, hakkı bulmada başarıya ulaşamamıştır. Nitekim geçmiş yazılarımızda çeşitli vesilelerle aklın bu yetersizliğine, noksanlığına ve zafiyetine temas etmiştik. Hatta hemen şimdi hatırlayalım:

Hakikati bulmanın vasıtalarını anlatırken “akl-ı selim”, “hiss-i selim” ve “sadık haber” şeklinde üç vasıta saymış; yani aklın üç vasıtadan sadece biri olduğunu, burada da “selim” olma şartı arandığını; bunun da ancak vahyin / sadık haberin rehberliğinde gerçekleşebileceğini ifade etmiştik. İşte aynı gerçeği burada da tekrar ediyoruz.

Allah Teâlâ’nın doğru olarak bilinmesi ve tanınması için, aklın söz konusu bu mahiyeti ve sınırlı kapasitesi mutlaka kabul edilmelidir.

Aksi takdirde aklı Allah’ı tanımanın ve bilmenin temel ölçüsü saymak ve bu doğrultuda birtakım mantık ve muhakeme oyunlarına kalkışmak, felsefede olduğu gibi kişiyi önce dalalete, sonra da küfür bataklığına sürükler.

Aklın Allah’ı bilme ve tanıma hususundaki bu yetersizliği hususunda bütün İslam âlimleri hemfikirdir. Mesela aynı zamanda bir mutasavvıf olan Muhyiddin Arabi’inin şu tespiti çok önemlidir:

“Akıl Allah’ın (c.c.) ne olduğunu değil, ne olmadığını bilmeye yarar.”

Mesela Allah cevher değildir, araz değildir, madde değildir, ölümlü değildir, aciz değildir vs.

“Peki, Allah (c.c.) zat ve sıfatlarıyla nedir?” sorusu sorulduğu zaman, aklın yapabileceği hiçbir şey olmadığı ve aciz kaldığı ortadadır. Burada vahyin akla rehberliği zaruri bir şekilde anlaşılmış olur.

İmam Gazali, vahiyle aklın münasebetini güzel bir benzetmeyle şöyle anlatır:

Vahiy güneş, akıl da göz gibidir. Güneş olmadan göz işe yaramaz. Yani vahiy olmadan akıl hakikati kavrayamaz.

Öte yandan güneş varken göz yoksa, bu defa da güneşin kıymeti anlaşılamaz. Yani en büyük ilahi nimet olan vahyin değeri, ancak akılla anlaşılır.

O halde akıl, güneşten istifadeyle gören göz gibi, vahyin nuruyla bakacak, böylece idrak kapasitesi genişleyecek, idrak edemediği konularda da naklin ortaya koyduğu hakikatleri tasdik edecektir. Bunu yapan akıl, çıkmaza girmekten kurtulmuş........

© İstiklal