Akıl ve İlim Mizanında Ateizm Safsatası
(Zulmün Kıskacındaki Dünya İslam’ı Bekliyor – 10)
Serimizin “Felsefî Tanrı Telakkileri” bölümünde, bu yazımızda ateizmin akıl ve ilim önünde nasıl iflas ettiğini anlatmaya çalışacağız.
Geçen hafta ateizmin tanımını yaptık, tarihî seyrinden ve temsilcilerinden bahsettik, felsefî ekoller içinde kabul edilebilir herhangi bir temeli, gerekçesi ve delili olmayan bir hezeyan olduğunu anlatmaya çalıştık.
Ateizme “ilim ifade etmez, zandır, şeytanî bir vehimdir, safsatadır” demek, peşin hüküm değildir. Konuya dair bütün tespitler, bu yazıda dikkat çekeceğimiz aklî ve ilmî deliller, kişiyi zaruri olarak bu neticeye götürmektedir.
Ateizm öyle büyük bir çelişki içindedir ki, Yaratan’ı inkâr ederken bile aslında O’nu aramaktadır. Allah’ın sıfatlarını, O’nun yarattığı mahlûkattan birine veya birkaçına vermeye kalkışmak bunun delilidir.
Öte yandan, olmayan bir şeyin inkârı da mevzubahis olamaz. Buna göre ateizm Yaratan’ı inkâr ederken bile O’nu farklı bir cihetle anlatmaya çalışmaktadır. İşte bundan dolayı ateizm ilim, akıl, mantık, vicdan ve fıtrat önünde “yok” hükmündedir.
Şimdi ateizmin nasıl da akıl ve ilim dışı olduğuna dair bazı delillere daha yakından bakalım:
1- Aklın Mahiyeti ve Düşüncenin Hakikati Açısından Ateizm Safsatası
Aklın mahiyeti ve fıtrattan getirdiği özellikler, tek başına ateizmi çürütmeye kâfidir. Zira akıl mahiyeti itibariyle, hakikati bulmaya yönelik bir keyfiyet olarak Allah’ın insana lütf u ihsanıdır. Eğer aklın fıtrî olarak hakikati bulmaya yönelik bir keyfiyeti; belli bir dereceye kadar hakla batılı, doğruyla yanlışı ayıracak kuvveti olmasaydı, insanoğlu kendiliğinden ona bu özelliği kazandıramazdı. İşte aklın yaratılıştan getirdiği bu temyiz kabiliyeti ve bu bağlamda her şeyin, her olayın bir sebebi olduğu noktasındaki değişmez hakikati kavrayışı, ona Yaratan/ Halık tarafından verilmiştir. Bu haliyle aklın varlık sebebi ve temel özellikleri, tesadüfü temel kabul eden ateizmi reddeder.
Keza düşünce / tefekkür olayı da yine aklın bir ameliyesi olarak ateizmi reddeder. Çünkü düşünce demek, düşünülen objenin bir modelini, resmini hafızada canlandırmak demektir. Bu da düşünce fiilini gerçekleştirebilmesi için akla verilmiş temel bir özelliktir ki, Yaratan dışında hiçbir güç, akla bu özelliği kazandıramaz.
Aklın düşünce ameliyesini gerçekleştirerek ortaya çıkardığı manaya idrak denir. İdrakin varlığı da ateizmi reddeder. Çünkü idrak bir tefekkür ameliyesi olup, bilinenlerden bilinmeyeni ortaya çıkaracak fıtrî bir mevhibedir.
Materyalizme göre âlemde var olan her şey maddedir; bir şeyin varlığının kabul edilebilmesi için elle tutulur, gözle görülür ya da laboratuvar şartlarında ispat edilebilir olması gerekir. Hâlbuki akıl, düşünce/ tefekkür ve idrak, materyalistlerin bu tanımına uymaz. Bu duruma göre, materyalistlerin/ ateistlerin bunları, yani aklı, düşünceyi, idraki kabul etmemeleri gerekir. Ve bu çok büyük, izah edilemez bir çıkmazdır. Böyle hamakatça bir iddiayı akıl ve ilim sahibi hiç kimse kabul etmeyeceğine göre; akıl, ilim ve idrakin olduğu yerde ateizme yer yoktur.
2- İlmin Genel Tanımı Açısından da Ateizm Köksüzdür
İlim, en genel tanımıyla sebep ve neticeye dayalı düşünce sistemi, başka bir ifadeyle bir olayın sebebiyle neticesi arasındaki irtibatı ortaya koyan gerçekçi bir izah tarzıdır. Bir hadisenin izahının ilmî olabilmesi için, o hadiseyi veya o fiili ortaya koyan sebeple beraber mütalaa edilmesi gerekir. Sebep olmadan bir olayın varlığını iddia etmek hurafe ve hezeyandır. İşte ateizm, olayları kabul edip onları tesadüfe bağlaması sebebiyle de köksüzdür ve hurafedir.
Burada ilmin genel tanımından sonra ilimlerin çeşitlerine ve özelliklerine de işaret etmek gerekir. Ama okuyucularımızın takdir edeceği üzere yazımızın hacmi bu detaya girmeye müsaade etmiyor. Şu kadarını söyleyelim: En genel manada ilimleri aklî, tabii/ fenni ve naklî ilimler olarak tasnif edebiliriz.
Aklî ilimlere rasyonel ilimler de denir. Mantık, matematik, geometri bu ilimlerdendir.
Tabii/ fenni ilimler denince kâinatta kurulu ve değişmeyen düzenin esaslarına istinat eden ilimler anlaşılır. Fizik, kimya, biyoloji, jeoloji, astronomi gibi…
Naklî ilimler ise Allah’ın vahiyle, peygamberleri aracılığıyla bildirdiği, kesin hüküm, hakikat ifade eden ilimlerdir. Bu ilimler esasen Allah’ın Rahim sıfatının tecellisi olan çözüm ve ilkelerdir.
Saydığımız bu üç kategori içinde mutlak hakikat olan, naklî ilimlerdir. Şayet aklî ve tabii/ fenni ilimler naklî ilimleri rehber ve önder kabul edebilseydi, yanılmalar pek olmaz, felsefi çıkmazlara mahal kalmaz, ateizme de zemin hazırlanmazdı.
Bu üç kategoride ifade ettiğimiz ilimler, bütün çeşitleri, dal ve budaklarıyla, âlemde sünnettullah veya adetullah denen gerçeklere; yani Allah’ın koyduğu değişmez prensiplere istinat eder.
Bu tabirleri kullanmak istemeyen bazı tabiatperestler “doğa kanunu” diye ne idüğü belli olmayan saçma bir tabir üretmişlerdir.
Evet, kâinatta adına sünnetullah/ adetullah denen değişmez kanunlar ve kurallar bütünü vardır ve tabii/ fenni ilimler bu değişmez ilkelere istinat eder. Eğer kâinattaki bu kanun ve kurallar zamanla değişme gösterseydi, o zaman ortada adına “ilim” denen hiçbir şey kalmazdı. Bu değişmezlik kanunu ayet-i kerimede şöyle anlatılır:
“…Sen Allah'ın kanununda bir değişiklik bulamazsın. Sen Allah'ın kanununda bir başkalaşma da bulamazsın.” (Fâtır: 43)
“Allah’ın öteden beri işleyip duran kanunu (budur). Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.” (Fetih: 23)
İşte bütün bu sünnetullah/ adetullah kanunlarının toplandığı ana ilim kaynağı, Allah’ın birliğini esas alan, her şeyin........
