Bir Sınıfın İklimi: Aidiyetin Sessiz Gücü
Sabah sınıfın kapısını araladığımda, beni bekleyen sadece ders programı olmaz. Birikmiş hikâyeler olur. Daha çantalar yerine konmadan bir el havaya kalkar:“Öğretmenim, dün akşam babamın iş yerine gittim…”Bir başkası sabırsızdır: “Kuzenimin doğum günü vardı!”Öteki söze karışır: “Biz bebek görmeye gittik, minicikti öğretmenim!”Bir öğrencim evlerine gelen misafiri anlatmak ister, bir diğeri tatilde yaptıklarını. Bir başkası yaptığı resmi uzatır; çizgilerinde kendi iç dünyasının izlerini taşır. Kimisi de hiçbir şey anlatmaz; sadece gelip sarılır.
O an anlarım ki sınıfta bir “mutluluk iklimi” oluşmuşsa, bunun ilk göstergesi çocukların yaşadıklarını paylaşma arzularıdır. Çocuk, kendini güvende hissettiği yere hikâyesini getirir. Hikâyesini getirdiği yere kalbini de getirir.
Ben bazen netimdir. Kurallar konusunda kararlıyımdır. Sınır koyarım. Ama onlar bilirler ki bu netliğin arkasında sevgisizlik değil, güven vardır. Sevildiğini bilen çocuk, sınırı tehdit olarak değil, rehber olarak algılar. İşte o ince denge, sınıfın iklimini belirler.
Mutluluk iklimi, yüzeysel bir neşe hâli değildir. Sürekli alkışlanan, hep gülünüp geçilen bir ortamdan söz etmiyorum. Daha derin bir şeydir bu: Hata yaptığında yüzünün kızarmadığı,söz almak için cesaret bulabildiğin, yaşadığın küçük bir sevinci önemseyen bir yetişkinin olduğu, “Ben buraya aitim” diyebildiğin bir atmosferdir.
Pozitif psikoloji literatürü, özellikle Martin Seligman’ın çalışmaları, iyi oluş hâlinin öğrenme üzerindeki belirleyici etkisini ortaya koyar. Güvende hisseden bir beynin tehdit modunda değil, keşif modunda çalıştığını artık biliyoruz. Duygusal güvenlik, bilişsel açıklığın ön şartıdır.
Ben bunu her sabah yaşıyorum. Çocukların anlattığı o küçük hikâyeler, aslında “Ben buradayım ve görülüyorum” deme biçimleridir. Eğer bir öğrenci sabah heyecanla söz almak için bekliyorsa, o sınıfta görünmez bir güven ağı kurulmuştur.
Dünyadaki bazı eğitim modelleri bu gerçeği sistem düzeyinde kabul etmiş durumda. Finlandiya’da öğrencilerin refahı, akademik başarı kadar önemsenir. Uzun teneffüsler, oyun ve serbest zaman; zihinsel dengeyi korumanın aracı olarak görülür. Kanada’da sosyal-duygusal öğrenme, matematik ve fen kadar müfredatın parçasıdır. Çünkü biliyorlar ki mutsuz bir çocuğun yüksek performans göstermesi sürdürülebilir değildir.
Benim sınıfımda da ders başlamadan önce anlatılan hikâyeler, aslında o sosyal-duygusal müfredatın doğal bir parçasıdır. O birkaç dakika, pedagojik olarak “zaman kaybı” değil; öğrenmenin zeminini ısıtma sürecidir. Toprak ısınmadan tohum filiz vermez.
Geçen gün çekingen bir öğrencim yaptığı resmi gösterirken gözlerimin içine baktı. Onay aramıyordu; görülmek istiyordu. Bir başkası sarıldığında aslında matematik başarısını değil, aidiyet ihtiyacını ifade ediyordu.
Bu anlar bana şunu hatırlatıyor:Öğretmenlik sadece bilgi aktarmak değildir. Bir atmosfer kurmaktır.
Sınıfın havası öğretmenin ses tonuyla, bakışıyla, sabrıyla şekillenir. Sabah kapıda selam verişim, bir hataya verdiğim tepki, anlamsız gibi görünen bir soruya gösterdiğim ciddiyet… Hepsi bu iklimin tuğlalarıdır.
Ben biliyorum ki çocuklar sevildiğini bildikleri için anlatıyorlar. Bazen kararlı duruşum onları sınar; ama o sınırın içinde güven olduğunu hissederler.
Mutluluk, öğrenmenin lüksü değil; temelidir.Mutlu sınıf, gevşek sınıf değildir.Mutlu sınıf, güvenli sınıftır.
Ve güvenli sınıf, öğrenmenin en verimli toprağıdır.
Bir öğretmen olarak en kalıcı eserim, çözdürdüğüm problemler değil; kurduğum iklim olacaktır. Çünkü o iklimde büyüyen çocuk, sadece ders öğrenmez. Kendini anlatmayı, dinlemeyi, hata yapmayı, yeniden denemeyi öğrenir.
Mutluluk iklimi dediğim şey tam da budur:Çocuğun sabah kapıdan içeri girerken içinden “Ben buraya aitim” demesidir. Bir öğretmen için de bundan daha büyük bir başarı ölçütü yoktur.
