menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kaçırdığımız Fırsatlar, Verimsiz Geçen Yıllar

25 0
24.04.2026

Türkiye’nin son yüz yılı, yalnızca yapılanların değil; yapılamayanların, yarım bırakılanların ve bilinçli tercihlerle ertelenenlerin de tarihidir. Bugün içinde bulunduğumuz ekonomik, sosyal ve kurumsal sorunları sadece güncel hatalarla açıklamak eksik kalır. Asıl mesele, geçmişte kırılan rotaların ve kaçırılan fırsatların birikmiş maliyetidir.

Cumhuriyetin erken döneminde kurulan Köy Enstitüleri, (siyasi hüviyetini tartışma dışı bırakırsak) belki de bu ülkenin en özgün kalkınma hamlelerinden biriydi. Eğitim ile üretimi birleştiren bu model, köylerde öğretmen yetiştirirken aynı zamanda tarımı, zanaatı ve yerel kalkınmayı destekliyordu. Bugün hâlâ konuştuğumuz “nitelikli insan gücü” sorununun çözümü o yıllarda filizlenmişti. Ancak bu proje güç odakları tarafından bir takım bahanelerle kapatıldı. Yerine gelen sistem, ezbere dayalı, sorgulamayan bireyler yetiştiren bir yapıya evrildi. Eğitimdeki bu kırılma, sadece bireyleri değil, ülkenin düşünce kapasitesini de sınırladı.

76 YIL ÖNCE TÜRK ÇOCUKLARININ EĞİTİMİ RESMEN AMERİKALILARA TESLİM EDİLDİ !

 27 Aralık 1949 tarihinde, yani İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanlığı döneminde Ankara'da Türkiye ile Amerika arasında“Türk - Amerikan Kültür Anlaşması,” imzalandı. 

Bu anlaşma daha sonraları “Fulbright Anlaşması” olarak adlandırıldı.Türkiye ve ABD arasında eğitim/kültürel değişim programlarını yöneten bir komisyon kurulmasını öngören ikili bir anlaşmadır. Uzun yıllar eğitim içeriklerini (müfredat) bu komisyon belirledi. Sonuç ortada...

Benzer bir kırılma tarımda yaşandı. Cumhuriyetin ilk yıllarında planlanan toprak reformu tam anlamıyla hayata geçirilemedi. Küçük üretici desteklenmek yerine, zamanla sistem büyük toprak sahipleri ve aracılar lehine şekillendi. Bugün Türkiye’nin kendi kendine yetebilen bir tarım ülkesi olmaktan uzaklaşması tesadüf değildir. Oysa doğru bir reformla kırsal kalkınma sağlanabilir, şehirlerin plansız göç baskısı azaltılabilirdi.

Sanayileşme konusunda da benzer bir hikâye var. Türkiye, 20. yüzyılın ortasında kendi uçağını üretebilen bir ülkeydi. Nuri Demirağ tarafından kurulan girişimler, yerli havacılığın önünü açacak nitelikteydi. Aynı şekilde Vecihi Hürkuş gibi öncü isimler, imkânsızlıklar içinde üretim yapıyordu. Ancak bu girişimler desteklenmek yerine zamanla engellendi, yalnız bırakıldı. Bugün hâlâ “yerli ve milli üretim” söylemini konuşuyor olmamız, aslında geçmişte kaybedilen ivmenin bir göstergesidir.

Siyasi sistemdeki aksaklıklar da bu tabloyu derinleştirdi. Seçim sistemleri sık sık değiştirildi, temsilde adalet ile yönetimde istikrar dengesi bir türlü sağlanamadı. Siyasi ahlak yasasının olmaması, kamu yönetiminde hesap verebilirliği zayıflattı. Liyakat........

© İslami Analiz