Agamben’in Öcalan’a mektubu
Geçtiğimiz günlerde (5 Temmuz) Giorgio Agamben, Öcalan’a bir mektup yazdı. Söz konusu mektup birkaç haber sitesinde yayımlandı ama pek tartışılmadı. Kürt ve Türk aydınları mektuptan çok uzak durdular. Demokrat siyasiler, söylemeye gerek yok, sosyal medya hesaplarında bile mektubu paylaşmadılar. Söz konusu mektup şöyleydi: “Sevgili Abdullah Öcalan, yıllar önce siz İtalya’dayken, İtalyan yetkililer sizi Türkiye’ye iade ettiğinde, ülkemden utanç duyduğumu yazmıştım. Bugün, sizin ve Kürt halkının karşısında, İtalya ve tüm Avrupa adına yine utanç duyuyorum. Elbette sizin serbest bırakılmanızı talep edenlere katılıyorum: Ancak benim gözümde siz hapishanedeyken bile özgürsünüz; siz, insanların unutmuş gibi göründüğü özgürlüğün ta kendisisiniz.” Mektubun “Sevgili Abdullah Öcalan” diye başlaması, ilk bakışta yalnızca samimi bir hitap gibi görünse de, felsefi açıdan oldukça anlam yüklüdür. Öncelikle bu ifade, siyasal kimliği askıya alır. Agamben, “PKK lideri”, “Sayın Öcalan” ya da “Mahkûm Abdullah Öcalan” gibi hukuki veya siyasal statü belirten ifadeleri kullanmaz; yalnızca “Abdullah” der. Bu tercih, kişinin devletin tanımladığı kimliklerden önce gelen insanlığını öne çıkarır. Levinasçı bir okumayla söylersem, Öteki’ne önce bir kategori olarak değil, bir yüz, bir insan olarak seslenmektir. İsim burada etik bir ilişkinin başlangıcı olur; kişi, siyasal bir nesne olmaktan çıkar ve doğrudan hitap edilen bir özneye dönüşür. Agamben’in kendi felsefesi açısından da bu hitap dikkat çekicidir. ‘Homo Sacer’de modern egemenliğin insanları hukuki statüler ve istisna rejimleri içinde tanımlayarak “çıplak yaşama” indirgediğini savunur. “Sevgili Abdullah” hitabı ise tam tersini yapar: Devletin ve hukukun ürettiği kategorileri geri plana iter, kişinin yaşamını önceleyen etik bir ilişki kurar. Böylece hitap, egemen söylemin nesnesi haline gelmiş bir figürü yeniden konuşan, cevap verebilen ve ilişki kurulabilen bir özne olarak görünür kılar. Bu hitap bana aynı zamanda Martin Buber’in Ben ve Sen ayrımını çağrıştırır. Buber’e göre insan, başkasıyla kurduğu ilişkiyi ya “Ben, O” (nesneleştirici ilişki) ya da “Ben, Sen” (karşılıklı tanıma ve diyalog ilişkisi) biçiminde yaşar. “Sevgili Abdullah” ifadesi, tam da bu ikinci ilişkiyi kurar. Burada Öcalan hakkında konuşulmaz; ona konuşulur. Felsefi açıdan bu, nesneleştirmeyi reddeden ve karşılıklılığı esas alan etik bir konuşma biçimidir. Mektubun “Abdullah” adıyla başlaması, Agamben’in metin boyunca kurduğu özgürlük düşüncesinin ilk adımı olarak da okunabilir. Özgürlük, yalnızca hapishaneden çıkmak değil, önce bir insan olarak tanınmak ve muhatap alınmaktır. Bu nedenle mektubun ilk iki kelimesi, yalnızca bir nezaket formülü de değildir; hukuki statülerin, siyasal etiketlerin ve egemen söylemin ötesinde bir insanı çağıran etik ve ontolojik bir başlangıçtır. Bu kısa hitap, mektubun geri kalanında geliştirilecek olan özgürlük, sorumluluk ve insan onuru fikrinin ilk işaretidir. Mektup, bir mektup da değildir, kısa, felsefi bir metindir. Metinde dikkat çeken en önemli nokta, özgürlük kavramıydı: Agamben, özgürlük kavramını fiziksel hapishaneden ayırarak derin bir felsefi gerilim yaratıyor ve Öcalan’ı hem somut bir siyasi figür hem de soyut bir “özgürlük ideası” olarak konumlandırıyor. Bu ayrım, Batı felsefesinin klasik ikiliklerini (beden- ruh, dışsal- içsel, görünen- görünmeyen) doğrudan çağırıyor. Mektubun en çarpıcı kısmı: “Siz hapishanedeyken bile özgürsünüz; siz… özgürlüğün ta kendisisiniz.” Bu, klasik Stoa felsefesini güçlü bir şekilde çağrıştırıyor. Epiktetos’un ünlü sözü şu idi “Beni zincire vursalar da ruhumu zincirleyemezler.” Burada, bu mektupta, bu düşünce somutlaşıyor. Stoacılara göre kölelik, dışsal koşullara (hapishane, sürgün, işkence) bağımlı olmaktır; gerçek özgürlük ise akıl ve iradenin kendi üzerinde egemen olmasıdır. Öcalan’ın fiziksel olarak tecrit edilmiş olması, Agamben için onun ruhsal özerkliğini (autarkeia) ve direncini daha da belirgin kılıyor. Benzer şekilde Seneca, “De Providentia”da felaketlere maruz kalan bilge insanın aslında en özgür insan olduğunu söylüyordu: Acı, onu tanımlamaz; onunla nasıl ilişki kurduğu tanımlar. Agamben, Öcalan’ı tam da bu “acı içindeki özgür insan” arketipi olarak resmediyor. Mektubun varoluşçu ve fenomenolojik bir boyutu da vardır. Sartre’ın “İnsan özgürlüğe mahkûmdur” tezi bu mektupta farklı bir biçimde yankılanır. Varlık ve Hiçlik’te Sartre, insanın hangi koşullar altında bulunursa bulunsun özgürlüğünü tümüyle yitiremeyeceğini savunur. Ona göre özgürlük, dış engellerin yokluğu değil, bireyin içinde bulunduğu duruma karşı aldığı tavır ve bu duruma yüklediği anlamdır. Bu nedenle hapishane, insanın eylem alanını daraltabilir; ancak seçim yapma ve kendi varoluşunu anlamlandırma kapasitesini ortadan kaldıramaz. Bu anlamda Öcalan’ın hapishanede bulunması, Sartre açısından özgürlüğünü bütünüyle ortadan kaldırmaz; aksine, içinde bulunduğu koşula karşı aldığı tavır özgürlüğün varoluşsal boyutunu görünür kılar. Agamben’in “siz hapishanedeyken bile özgürsünüz” sözü, Sartre’ın bu........
