menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Siyasal basiretsizliğin dikiz aynası: Pişman değilim

32 0
25.06.2026

“Sarayın talimatıyla karar veren mahkemeler adalet dağıtamazlar; o mahkemelerin hakimleri cübbe giymiş siyasi militanlardır.”

“Adaleti katleden bu yargı siyasi iktidarın elinde bir sopa haline gelmiştir.”yaz

“Dokunulmazlık teklifi Anayasa’ya aykırı olsa da biz buna evet diyeceğiz.”

“Selahattin Bey’le ilgili verdiğimiz dokunulmazlık kararının arkasındayım, pişman değilim; dokunulmazlıklar kaldırılsın, kişi gidip orada aklansın.”

Kemal Kılıçdaroğlu’nun yargı mekanizmasına dair yıllar içinde kurduğu yüzlerce cümleden sadece birkaçını alt alta okudunuz. Listeyi sayfalarca uzatmak mümkün; fakat bu birkaç satır bile tek başına, bir siyasetçinin kendi elleriyle inşa ettiği çelişki evrenini görmek için fazlasıyla berrak bir ayna sunuyor. Ortada basit bir söylem kayması yok; doğrudan doğruya bir siyasal tutarlılık krizi var. Bir yandan “militanlaşmış” olarak tarif ettiğiniz bir yapının varlığını iddia edeceksiniz, diğer yandan çok yakın bir geçmişte, o yapının gölgesinde üretilen “mutlak butlan” atamasını, sırf kendi parti içi konumunuzu sağlama alma uğruna kabul edeceksiniz. Kendi siyasi pozisyonunu tahkim etmek için bu tür hukuken ve ahlaken sakat süreçlere sığınmayı içine sindirebilen bir zihniyetin, geçmişteki büyük kırılmalarda da aynı pragmatizmle hareket etmiş olması şaşırtıcı değildir. Nitekim bu çelişkili kabul, Türkiye siyasetinde geçici bir hamle olarak kalmamış; yıkıcı sonuçları olan tarihsel bir dönüm noktasına, yani 2016’daki dokunulmazlıkların kaldırılması sürecine kadar uzanmıştır.

“Anayasa’ya aykırı ama evet diyeceğiz” yaklaşımı, hukukun üstünlüğü ilkesinin bilinçli bir biçimde askıya alınmasının açık bir itirafıydı. Bu tercih, Meclis sıralarında teorik bir tartışma olarak kalmadı; “güvenilmez” olarak kodlanan o mekanizmaya başta Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ olmak üzere birçok HDP’li siyasetçinin eliyle teslim edilmesine kadar vardı. Siyasetin evrensel bir kuralı vardır: Hukuka ait sınırların bir kez çiğnenmesine rıza gösterdiğinizde, o sınırın nerede duracağını artık siz belirleyemezsiniz. Nitekim o gün aralanan kapıdan sonra süreç bir çorap söküğü gibi ilerledi: Seçim gecesi mühürsüz oyların hukuka aykırı şekilde geçerli sayılması, aynı zarftan çıkan oyların keyfi biçimde ayrıştırılması, AYM ve AİHM kararlarının açıkça çiğnenmesi ve en nihayetinde yetkisiz mahkemelerin siyasi alanı doğrudan dizayn etmeye kalkışması…

Bunlar birbirinden kopuk gelişmeler değil; geçmişte bizzat yol verilen o kararın birikimli ve kaçınılmaz sonuçlarıdır. Tam da bu yüzden, bugün Özgür Özel’in “partiye kilit vuruldu” yönündeki tespitleri siyasal açıdan anlamlı olsa da zamanlama bakımından oldukça eksiktir. Çünkü muhalefetin demokratik meşruiyetine asıl kilit, HDP’li vekillerin siyasi yargı eliyle cezaevine gönderilmesine onay verilen o meşum gün vurulmuştur.

Konu bugünlerde yoğun bir şekilde tartışılırken, sorumluluğu gizleme ya da hedef saptırma gayretlerinin de hız kazandığını gözlemliyoruz. Kılıçdaroğlu ve ekibi, o günkü AKP-MHP blokunun oy sayısının dokunulmazlıklarda bir değişikliğe zaten yettiğini, konunun referanduma gitmesini engellemek ve böylece “AKP’nin tuzağına düşmemek” adına bu kararı aldıklarını savunuyorlar.

Oysa CHP’nin tutumunun, Ankara kulislerinde iyi bilinen devlete ait bazı yönlendirmeler ya da kulağa fısıldanan kimi “stratejik sufleler” sonucu değiştiğini siyasetle az çok ilgilenen hemen herkes bilir. Kaldı ki, mesele referanduma gidecek kadar tarihi bir eşikse, halk adına siyaset yaptığını iddia eden bir odak, kendi seçmen ya da halkına güvenmeme hakkını kendinde nasıl görebilir? Olası bir referandumda Türkiye’nin batısı ile Kürt kentleri arasında taban tabana zıt sonuçların çıkacağı, iktidarın ise böyle bir sonucu göze alıp almayacağı tam bir muammaydı.

Erdoğan, Bahçeli ve devlet aklı; Ortadoğu’daki bölgesel rüzgarların Kürtlerin lehine estiği bir dönemde, böyle bir tablonun yaratacağı siyasal enerjiyi hesaplıyor ve bundan çekiniyordu. İşte tam bu noktada, haklı olunan bir ilkede peşinen yenilgiyi kabul edip iktidara sınırsız bir hareket alanı atfetmek, siyasal mücadele iddiasını da fiilen tasfiye etmekti;........

© İlke TV