Narin Güran vakası 2: Sessizlik ihtiyacı, sessizlik ithamı
Gürültü üzerinde durduk dün, bugün “sessizlik” meselesinden devam edeceğim, hep olduğu gibi sabır rica ediyorum, uzun ve uzmanlar dışında sıkıcı bulunacağı kesin olan meselelere gireceğim, derdimi iyi anlatabilmek için mecburum buna, bağışlayın. Çalışmanın bugünkü bölümünde meselenin tamamen çığırından çıktığı, “gürültü”nün kişilerin temyiz kudretini sarsmaya başladığı 31 Ağustos’tan önceki bazı vakalar ele alınacak ki sonrasında olan bitenleri anlamaya bir hazırlık olarak da okunabilir.
BİRİNCİ SESSİZLİK: SUSUN, YARGI ÇALIŞIYOR!
Başlayalım o halde: Yargıda önemli iki “sessizlik” vardır. İlki sağlıklı soruşturmayı/kovuşturmayı sağlıklı yürütmek için gerekli sessizlik. İkincisi Narin Güran dosyasında özel bir boyut kazanan, kısa süre içinde bir “karine” haline gelerek masumiyet karinesini yok eden “aile fertlerinin (hatta bütün köyün) sessiz kalarak suçu gizlediği” iddiasında dillendirilen sessizlik. İlk sessizlik kuralının gereği neredeyse bütün medya, bürokrasi, siyaset ehli ve “sosyal medya kullanıcıları” tarafından ihlal edildi, özellikle 31 Ağustos 2024’ten sonra. İkinci sessizlik konusunda ise başta avukatlar ve siyasetçiler olmak üzere ilgili-ilgisiz herkes tarafından “masumiyet karinesi” ve onun doğal bir uzantısı olan “susma hakkı”nın hiçe sayıldığı büyük bir koro oluşturuldu. Zaten ailenin sessizliğine dair vurgular, doğrudan doğruya susma hakkını ve masumiyet karinesini yok saymadan var olamazdı, öyle de oldu.
Sessizlik yargı için hayatidir. Duruşmalarda yargıçların “Sessizlik” talep etmeleri sadece duruşma disiplini için gerekli fiziki ortamı sağlama ile sınırlı değildir. Yargıda sessizlik, yürütülen soruşturmayı, görülen davayı en makul ve sarih biçimde sonuçlandırabilmek amacıyla, “konuşma”ların sadece öngörülmüş usuller çerçevesinde, belirlenmiş zaman dilimlerinde yapılmasını temin eden bir gerekliliktir. Adı konulmamış bir ilkedir. “Soruşturmanın gizliliği” bu sessizliği en üst düzeyde temin etmek için yasalaştırılmış bir kuraldır ve pratikte anlamı şudur: Soruşturma yetkilileri dışındaki kişilerin soruşturma sürecine, evrakına, bilgilerine müdahil olmasını engellemek; soruşturma yetkililerinin/görevlilerinin de bu evrakı, bilgiyi özenle korumasını temin etmek.
SESSİZLİK VE BİLGİ ALMA/VERME HAKKI GERİLİMİ
Bu sessizlik gereğiyle “bilgi alma ve verme hakkı” arasında bir gerilim, bir uyuşmazlık bulunur. Birçok durumda adli yetkililerin ya da adaletin idaresine de hükmeden siyasal/devletlu yetkililerin bu ilkeyi kötüye kullandıkları doğrudur, yargı alanındaki gizlilik kararlarına yönelik kamuoyunda refleks haline gelmiş tepkinin önemli nedenlerinden biridir bu. Fakat bu kötüye kullanma, ilkenin sorunlu olduğunu göstermez; gizliliğe riayetin gerektirdiği sessizlik ile yargılamanın aleniliği ilkesi ve bilgi alma/verme hakkı arasındaki denge ancak her vakanın kendi özellikleri içinde çözümlenebilir. Tıpkı “adalet”in kendisi gibi adalet tecellisine yönelik prosedürlerin her aşaması sürekli bir araştırma, inceleme, keşif ve vicdan muhasebesi ve sorumlulukla alınmış kararlarla tamamlanır. Adli yetkililer (siyasi otorite dahil) bu dengeyi her vakada yeniden kurmaya çalışmak, buna uygun mekanizmalar oluşturmak zorundadır. Bilgi alma-verme hakkını gözeterek, bilgilenme arzusunu tatmin ederek, beklemeyi, sabretmeyi gerektiren durumları iyi ve zamanında izah ederek işleyecek mekanizmalar. Doğru olan bu mekanizmaların da yine soruşturmayı yürüten savcılıklar tarafından oluşturulması ve denetlenmesidir. Söz alan başka her yetkili, gerçekte bu sessizlik ilkesinde gedik açacaktır.
Gazeteciler de bu kuşkusuz kurallarla bağlıdır; meslek gereği soruşturma sürecine ilişkin bir bilgiye ulaştıklarında, bunu otomatik olarak yayınlamak yerine “sessizlik gereği”ni gözeterek aynı muhasebeyi yapmak mecburiyetindedir: Kamu yararı hangisinde? Bilgiyi tutmakta mı yaymakta mı? Belki de bilgiyi sadece soruşturma yetkililerine iletmekte? Bilginin sahihliğine, sarihliğine yani teyidine yönelik araştırma gereğini saymıyorum bile. Kaba bir örnek: Ulaşılan bilgi adli birimlerin ya da siyasi otoritelerin adaletin tecellisini engellemeye yönelik girişimleriyse elbette bu yayınlanacaktır, gözaltında kayıpların, faili meçhullerin, paramiliter şiddetin hiç de tarih karışmış gibi görünmediği bir yerde yaşıyorsak bundan doğalı olamaz. Fakat ulaşılan bilginin yayılmasının faillerin kaçmasına, delil karartmasına, hem soruşturma aktörlerinin hem de kamuoyunun hatalı düşünce, görüş ve fikirlere kapılmasına yol açma ihtimali bulunduğunda “sessizlik” kuralına uymak gerecektir. Bu da gereklilik muhabirlerin bilgi toplama aşamasından başlayıp editoryal değerlendirme süreçlerinin tamamında gözetilmek zorundadır.
OLAY YERİ GÖSTERİ YERİ DEĞİLDİR
Bu kuralın gereklerinden biri de elbette olay yerinin ve inceleme, araştırma, soruşturma mahallerinin sükunetle çalışmayı mümkün kılacak mertebede yalıtılmasıdır. Narin Güran vakasında sessizliğin ve sükunetin bu boyutuna hiç uyulmadığı açık bir gerçek. İlk gün değilse bile ikinci günden itibaren sayısız gazeteci, siyasetçi, hukukçu köye akın etti ve bireysel girişimcilerden ulusal yayın yapan televizyon kanallarına kadar neredeyse her an yayınlar yapıldı. Güranların evleri ziyaretçi kaynadı.
Vakanın kamusal karakteri, ilk andan itibaren medyayı işin içine çekecekti doğal olarak; ilk görünüş itibarıyla siyasetçilerin ve hukukçuların akın etmesi de “anlaşılır” yanlar taşıyordu. Ne var ki bunların büyük çoğunluğunun “sessizlik” ilkesine uyduğunu söylemek imkânsız, hatta tam tersi, köye giden herkes “konuşmaya”, “bilgi toplamaya ve yaymaya”, dahası soruşturmanın doğrudan içeriğine dair bilgileri filtresiz biçimde, anı anına yaymaya gayret gösterdi. Gidemeyenler de stüdyolarda, editör masalarında senaryolar, teoriler üretti, en tembelleri bu üretimleri kimi zaman doğrudan, kimi zaman meşrebine göre eğip bükerek kopyalayıp yaydı.
ACILARDAN ŞOV ÇIKARMAK
En vahimi de “yayılırken” bilgilerin tahrif edilmesiydi; dünkü bölümde ele aldığım “Köpek/Eziyet/Sigara/Esrar” meselesi bunlardan ilkiydi. Ne yazık ki tek örnek olarak kalmadı. Köpek meselesindeki tek sorun, Yüksel Güran’ın sözlerinin mesleki açıdan utanç verici biçimde tahrif edilmesi değildi, gerçekte o benzeri söyleşiler ve programların kendisi özellikle de bu tür durumlarda ciddi sorunlar barındırır. Konu “yargı faaliyeti” ise özellikle gazetecilerin riayet edilmesi gereken kurallar kümesi bize şunu söyler: Vahim ve acı verici bir vakada, hele bu ciddi ve özenli bir soruşturma gerektiren bir cinayet ya da bir çocuğun kaybı ise, maktulün ya da kaybın yakınlarıyla ulu orta konuşulmaz, rast gele söyleşi yapılmaz, sözler denetimsiz yayınlanmaz. Bunu söylediğimizde ilk tepkiyi herkes tahmin eder: Madem öyle anne niye çıkıyor televizyona? Kurumların ve kişilerin söz konusu olduğu ortamda önce kişilerin “kusur”larını değil, kurumların kusurlarını esas almazsak hiç yol yürüyemeyiz. Acı içindeki kişiler ne yapacaklarını bilemezler, ne zaman konuşacaklarını, ne zaman susacaklarını bilemezler, sözlerinin nereye gideceğini, susmalarının nereye gideceğini bilemezler. Uçan kuştan medet umarlar. En ufak bir kusurları, suçları, hataları olmasa bile bunları........
