Aynı Zihinle Olmaz
Geçtiğimiz günlerde okullarımızda yaşanan olaylar hepimizi derinden sarstı. Bu acıyı ve üzüntüyü halen herkes gibi içimde yaşıyorum.
Ama hemen arkasından gelen tablo da en az olaylar kadar düşündürücü.
Medya ve sosyal medyada suç, şiddet ve çocuklar meselesi adeta yangın gibi alevlendi. Dramatik başlıklar, vahşi detaylar, etiketlemeler. “Uzman” ve “akademisyen” sıfatlarıyla konu tek boyuta indirgendi; temeli zayıf, duygusal ve popülist yaklaşımlar ekrandan ekrana geçti. Oyunlar yasaklansın. Diziler kesilsin. Sosyal medyaya sınır gelsin. Bununla beraber araçsal nesnelleştirme, psikolojik profiller ile kimlikler üzerinden indirgemeci etiketlemeler ve damgalama yapılarak yapısal sorunlar perdelendi.
Oysa mesele çok daha derin.
Yıllardır sivil alanda çözüm üretirken ve çözümü anlatırken, işin anahtarı olarak yaklaşımın önemi adına Einstein’ın bir sözünü sık sık hatırlarım: “Bir problemi, o problemi ortaya çıkaran zihin yapısıyla çözemezsiniz.”
Şu anki haliyle tam da bunu yapıyoruz. Problemi besliyoruz. Bir şeyleri saptırıyor veya çarpıtıyoruz.
Ortada çok katmanlı, çok boyutlu ve çok yönlü bir olay söz konusu. Çok fazla faktör - değişken var. Ama bu değişkenlerde nedenleri aramak yerine nesneleri suçluyoruz — oyunları, dizileri, psikolojik profilleri veya kimlikleri. Bu nesnelerin belirli bir bağlamda araç olabileceği doğru. Ancak mesela oyun konusunda bilimsel çalışmalar çok net konuşuyor: Kapsamlı meta-analizler, şiddet içerikli oyunlarla gerçek dünyadaki şiddet eylemleri arasında nedensel bir bağ bulunmadığını defalarca ortaya koyuyor. “Katalizör Modeli” de bunu teyit ediyor — şiddet eğilimi oyunlardan doğmuyor; aile yapısı, dışlanma, sosyal çevre gibi derin unsurlardan kaynaklanıyor.
Bir başka örnek, “yalnız, otizmli, cinsel yönelimli vb.” etiketlemelerle damgalamada bulunuluyor. Ben bu yaklaşımı da kimliklerin tıpkı oyunlar ve diziler gibi kullanışlı bir günah keçisine döndürülmesi olarak görüyorum.
Burada tüm bu süreçte sorunu analiz eden ve sözde sentezleyerek........
