menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

ŞİDDET VE İNSAN HAKLARI ÜZERİNE

37 21
14.02.2026

Geride bıraktığımız yirminci yüzyıl, teknoloji alanında getirdiği olağanüstü buluşların yanında, rakipsiz bir siyasal örgütlenme modeli olarak demokratik ve katılımcı yönetimlerin kurulmasına tanıklık etmiştir. Bu gelişme ve değişmelere bağlı olarak demokrasi, hukuk devleti ve bunlara mündemiç olan insan hakları ve siyasal özgürlük başta olmak üzere, diğer hak ve özgürlükler geçen yüzyılla birlikte egemen retoriğin ve günlük hayatımızın önemli ve vazgeçilmez parçaları haline gelmiştir.

Devlet olsun, ekonomi, piyasa ve hukuk sistemi olsun, iktidarıyla muhalefetiyle siyasi partiler olsun, medya, sivil toplum kuruluşları, diğer kamusal çıkar grupları olsun; bütün bu alanlarda ve konularda getirilen düzenlemelerin dağıttığı yararların pasif alıcıları olmaktan daha çok, değişimin aktif özneleri olarak görülen bireylerin, temel hak ve özgürlüklerinin artırılmasına, insan haklarının evrensel ölçekte kabul edilmesine ve güvence altına alınmasına önemli katkılarda bulunmuştur.

Hepimizin çok iyi bildiği üzere kategorik hukuk ilkeleri olarak hukuk felsefesinin merkezinde yer alan, özgürlük, eşitlik gibi temel iki ontolojik ve ahlaki değerden türeyen insan hakları, diğer bütün hak iddialarına göre ahlaki öncelik taşır. Siyasal meşruluğun da ölçütü olan insan hakları, her insanın, sadece insan olması nedeniyle sahip olduğu özgürlük ve eşitlik değerlerinin başkalarınca tanınmasını, her türden dış saldırıya karşı korunmasını gerektiren en üstün ahlaki taleptir. O nedenle insan hakları diğer bütün ahlaki, hukuki, ekonomik ve siyasal taleplerden önce gelir.

Yaşamak için değil, onurlu bir yaşam sürmek için gereksinim duyduğumuz insan hakları, Uluslararası İnsan Hakları Sözleşmelerinde de vurgulandığı üzere, “insanın insan olarak özündeki onurdan” kaynaklanır.Bu öz insanın ahlaki doğasıdır.

İnsan hakları, sadece amaçları, önerileri, talepleri, övgüye değer düşünceleri değil, haklara dayanan toplumsal değişim taleplerini de ifade eder. O nedenle bu talepleri en başta kendi ülkemizdeki siyasal iktidarlar olmak üzere uluslararası topluma yöneltmemiz ve bu suretle insan hakları standartlarının egemen olduğu bir dünyanın gerçekleşmesine hep birlikte katkıda bulunmamız gerekir. Zira yirminci ve yirmi birinci yüzyılın egemen retoriği haline gelen insan hakları, modern toplumun bilinen ve alışıla gelen tehditlerine karşı kişi onurunu korumak için bugüne kadar geliştirilen en değerli, en yetkin siyasal ve hukuksal bir kavram ve kurumdur.

İnsan hakları, birey ile devlet arasındaki ilişkinin temelini, insan hakları ile korunan alanlarda bireyin devlete, devletin menfaatlerine takaddüm etmesi ilkesine dayandırır. Zira insan haklarının topluma ve devlete karşı ahlaki önceliği ve üstünlüğü vardır ve bu haklar her durumda bireylerin sahipliği ve denetimi altındadır. Bu, bütün bireylerin yalnızca eşit olduklarını değil, aynı zamanda özerk olduklarını -devletin veya yöneticilerin çıkarlarından farklı çıkar ve amaçlara ve bunları gerçekleştirme hakkına sahip bulunduklarını- da ifade eder.

Amerikalı siyaset bilimci Jack Donnely’nin yaklaşımı ile insan hakları talebi burjuvazinin kendi sınıf çıkarlarını koruma taktiği olarak başlamış olsa da, evrensel ve vazgeçilmez kişi hakları mantığı bu kökenlerden çoktan kopmuş durumdadır. Sosyo-politik bireyselleşme ve devlet kurma süreçleri Batıda gerçekleşmiş olmakla birlikte, bunlar........

© Hukuki Haber