MANİFESTO GÜZELLEMESİ!
‘(…) Yaşasın hayat budur manifesto/Ters esiyor yine rüzgar/Ah önümüzde sert bir güz var/Ooff off/Niye herkes bu kadar ciddi/Okunmamış kitaplar ama ciltli/Asık asık yüzlü insanlar/Ta yüreğine kadar kilitli(…)’ Manifesto-Sezen AKSU
MANİFESTO GÜZELLEMESİ!
‘Manifesto Güzellemesi’ deyimi, usta sinema yazarı ve eleştirmeni Sungu Çapan’a ait. Sungu Çapan bu deyimi, Julian Rosefeldt’in, hem senaristliğini hem de yönetmenliğini yaptığı, Cate Blanchett’in başrolünü oynadığı ‘Manifesto’ filmi üzerine, 11 Ağustos 2017 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde yazdığı yazıda kullanıyor. Ben de oradan (ç)aldım.
Sungu Çapan’ın o güzel yazısının kışkırtmasıyla sinemaya gittim ve filmi seyrettim. Sungu Çapan’ın takdimiyle film, gerçekten ‘neme boğulduğumuz bu anormal Ağustos sıcağında, çölde rast gelinen bir vaha gibi’ geldi bana.
Nemden ve sıcaktan boğuldu iseniz, kendinize serin bir yer, bir vaha arıyorsanız, olağanüstü bir sinema oyuncusunu izlemek, felsefeye, şiire, resme, dansa, mimariye, edebiyata dair sıra dışı sözler duymak, son derece ilgi çekici görseller görmek istiyorsanız, size de seyretmenizi tavsiye ederim. Zira film, izleyenleri sadece serinletmiyor, gözü ve kulağı lüzumsuz şeylerle ve dahi paslanmış şeylerle dolu ve doldurulmuş olan izleyenleri, aynı zamanda rahatlatıyor da. Sadece rahatlatmıyor, şiire, dansa, heykele, resme, edebiyata ve mimariye, yani sanatsal güzelliklere aç olanları doyuruyor da.
Hepimizin bildiği üzere ‘manifesto’ sözcüğü Türkçede, ‘bir gemideki malları göstermek için kaptan tarafından boşaltma işlemlerinin yapılacağı gümrük idaresine verilen liste’, ‘bildiri’, ‘toplumsal bir hareketin siyasal inanç ve amaçlarının kamuya açıklanması’ gibi değişik anlamlara geliyor.
Filmdeki anlamı ‘toplumsal bir hareketin siyasal inanç ve amaçlarının kamuya açıklanmasına’, yani kısaca ‘bildiri’ sözcüğüne karşılık geliyor. Bu bağlamda, filmin başrol oyuncusu Cate Blanchett, kendi alanlarında çığır açan on üç manifestoyu, günümüzün gerçekleriyle, yaşadığımız günün çarpıklıklarıyla ilişkilendirerek, yoğurarak, harmanlayarak, yorumlayarak, seyredenlere gerçek bir sanat ziyafeti veriyor.
Filmi, Cate Balanchett’in olağanüstü yorumunu ve oyunculuğunu izlerken insan, kimi zaman gaza geliyor ve ‘gidip bir devrim yapayım’ diyor. Kimi zaman ‘hemen her şeye muhalif’ bir moda giriyor, kimi zaman kızıyor, kimi zaman da sakinleşiyor. Ama her koşulda, güne dair, sanata dair, bilime ve siyasete dair pek çok şeyi düşünüyor, soruyor ve sorguluyor.
Hemen hepimizin bildiği üzere, siyasi tarihin en önemli, en çarpıcı, en çok iz bırakan manifestosu, Marx ile Engels’in 1848 yılının Ocak ayının sonlarında birlikte kaleme aldıkları ‘Komünist Manifesto’dur. Film de zaten bu manifestodan alınan bölümlerle başlıyor, yine bu manifestodan alınan sözlerle sona eriyor.
Sözel ve görsel ağırlıklı olduğu için, anlatması, anlatılması zor bir sinema yapıtı Manifesto. O nedenle, filmin anlatılması değil, seyredilmesi gerekir. Filmin başrol oyuncusu ve hatta tek oyuncusu Cate Blanchett, felsefeye ve sanatın değişik alanlarına, bu bağlamda şiire, dansa, heykele, resme, mimariye, edebiyata dair manifestolardan seçilmiş metinleri, yaşadığımız zamanla, gündelik hayatımızın gerçekleriyle ilişkilendirerek, o metinlere uygun giysilerle, görsellerle, mimiklerle, jestlerle, yorumlarla seslendiriyor. Ve bunu yaparken kılıktan kılığa giriyor.
Öyle ki, kimi zaman Marx’ın Komünist Manifesto’sundan seçilmiş bir bölümü seslendiren evsiz, barksız, hırpani bir proleter oluyor ve filmin finalinde İncil’den alıntılanan ‘siz bizi nasıl yargıladı iseniz, biz de sizi aynı şekilde yargılayacağız’ diye sesleniyor izleyenlere. Kimi zaman öğrencilerine, Picasso’nun ‘İyi sanatçılar taklit eder, büyük sanatçılar çalar’ sözünü hatırlatırcasına ‘nothing is original/hiçbir şey özgün değildir’, ‘neyi nereden aldığınız önemli değildir, aldığınız şeyi nereye taşıdığınız önemlidir’ diyerek, yaratmanın, yaratıcılığın, insanın kendisini yaratarak ifade etmesinin önemini ve değerini, bunun da ancak sanatla yapılabileceğini öğretmeye çalışan bir öğretmen olarak karşımıza çıkıyor. Kimi zaman bir barda kendi kendine ve yüksek sesle uçuk kaçık şeyler söyleyen bir punkçı rolüne giriyor. Gün geliyor prova yapan dansçı kızlara ‘olmuyor, olmuyor, çok ağır, çok ağır’ sözleriyle eleştiriler ve komutlar yağdıran, bu yolla onlara yol gösteren bir koreograf oluyor. Sahne değişiyor, sabahın erken saatinde motosikletiyle işe giden yorgun, bıkkın ama işinde son derece ciddi ve sorumlu bir işçi olarak çıkıyor karşımıza. Sonra felsefi yorumlar yapan, muhatabı muhabire felsefi sorular soran bir televizyon haber sunucusu, sorulan o felsefi sorulara yağmur altında felsefi cevaplar veren bir televizyon muhabiri oluyor. Dekor değişiyor, giysiler değişiyor, gözlükleriyle, bakışıyla, konuşmasıyla, duruşuyla, son derece ciddi bir bilim kadını geliyor gözlerimizin önüne. Kiliseden çıkışla başlayan, mezarlıkta devam eden ve oradaki konuşmayla sona eren cenaze töreni sahnesi geliyor sonra. Orada yaptığı konuşmada, insana dair, hayata ve ölüme dair şeyler söylüyor. Ve bir başka sahnede de, başka bir kadın, bir anne, inançlı bir anne oluyor. Eşi ve çocuklarıyla birlikte oturduğu yemek masasında ve yemeğe başlamadan önce masadakilere ‘acıktık, şu dua bitse de yemeğe başlasak’ dedirten uzun mu uzun şükür duası yapıyor. Duanın sözleri çok da yabancı değil. Kimi bölümleri İsveç asıllı, Amerikalı heykeltıraş Claes........
