menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

CEZA YARGILAMASINDA USUL BİR ŞEKİL MESELESİ DEĞİLDİR: SAVUNMA HAKKI, DELİLLERİN TARTIŞILMASI VE SANIĞIN SON SÖZÜ

138 0
18.09.2026

Ceza yargılamasında mahkemenin temel amacı maddi gerçeğe ulaşmak ve hukuka uygun bir hüküm kurmaktır. Ancak kanaatimizce ceza muhakemesini diğer yargılama alanlarından ayıran en önemli hususlardan biri, doğru sonuca ulaşmanın tek başına yeterli kabul edilmemesidir.

Sonuç kadar, o sonuca hangi usulle ulaşıldığı da önemlidir. Çünkü ceza yargılamasında devlet, birey üzerindeki en ağır yetkilerini kullanmaktadır. Kişi tutuklanabilmekte, özgürlüğünden uzun yıllar mahrum bırakılabilmekte, malvarlığına müdahale edilebilmekte ve mahkûmiyetin sonuçlarını hayatının geri kalanında taşıyabilmektedir. Böylesine ağır sonuçlar doğuran bir yargılamada Ceza Muhakemesi Kanunu’nda öngörülen usul hükümlerinin “şekli kurallar” olarak görülmesi mümkün değildir.

Kanaatimizce bu kuralların her biri, devletin cezalandırma yetkisinin karşısına konulmuş hukuki güvencelerdir.

Adil Yargılanma Hakkı Sadece Bağımsız Bir Mahkeme Önünde Yargılanmak Değildir

Adil yargılanma hakkının temel dayanakları Anayasa’nın 36. maddesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesidir. Ancak adil yargılanma hakkını yalnızca bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde yargılanma hakkı olarak anlamamak gerekir.

Silahların eşitliği, çelişmeli yargılama, isnadı öğrenme, müdafi yardımından yararlanma, delilleri tartışabilme, savunma için gerekli zaman ve kolaylıklara sahip olma, gerekçeli karar ve kişinin mahkeme önünde kendisini etkili biçimde savunabilmesi bu hakkın birbirini tamamlayan unsurlarıdır.

Bu nedenle bir ceza yargılamasında sanığın duruşma salonunda fiziksel olarak bulunması, savunma hakkının kullanıldığı anlamına gelmez.

Sanık oradadır; fakat konuşmasına imkân verilmiyorsa, delillere ilişkin açıklamaları dinlenmiyorsa veya söylemek istediği hususlar mahkemece gereksiz görülerek daha baştan sınırlandırılıyorsa, savunma hakkının şeklen değil etkin olarak kullanılıp kullanılmadığı tartışılmalıdır.

CMK m. 216 ve Delillerin Tartışılması

Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 216. maddesi, delillerin ortaya konulmasından sonra sözün kimlere ve hangi sıra içerisinde verileceğini düzenlemektedir.

Bu düzenleme basit bir duruşma sırası değildir. Kanaatimizce CMK m. 216’nın temelinde, mahkeme hükmünü kurmadan önce iddia ve savunmanın dosyadaki deliller hakkındaki son değerlendirmelerini gerçekten dinleme yükümlülüğü bulunmaktadır.

Ceza yargılamasında sanığın savunması, yalnızca; “Beraatimi istiyorum.” Veya “Tahliyemi talep ediyorum.” cümlelerinden ibaret görülemez.

Sanık, Cumhuriyet savcısının esas hakkındaki mütalaasına karşı açıklama yapabilir, dosyadaki bir delilin neden kendisi aleyhine değerlendirilemeyeceğini anlatabilir, bir tanık beyanındaki çelişkiye dikkat çekebilir, olayın mahkemece gözden kaçırıldığını düşündüğü bir yönünü açıklayabilir.

Hatta bazen bütün dosyanın değerlendirilmesini değiştirebilecek tek bir husus, sanığın o aşamada söyleyeceği birkaç cümlede ortaya çıkabilir. Bu ihtimal dahi savunmanın gerçekten dinlenmesini gerekli kılar.

Geçtiğimiz Günlerde Bir Ağır Ceza Mahkemesindeki Gözlemimiz

Geçtiğimiz günlerde bir Ağır Ceza Mahkemesinde kendi duruşmamızı beklerken başka bir dosyanın karar duruşmasına tanık olduk.

Yargılanan iki sanık vardı.

Mahkeme başkanı, sanık müdafini dinledikten sonra esas hakkındaki savunmaları bağlamında ilk sanığa, “Beraatini ve tahliyeni istiyorsun, doğru mu?” şeklinde bir soru yöneltti. Sanık bir cevap vermeden diğer sanığa da aynı mahiyette sordu. Sanıkların cevabı gelmeden son söz aşamasına geçerek sanıklara ;” Son söz olarak beraatini ve tahliyeni istiyorsun, doğru mu?” şeklinde sordu. Sanıklardan yine bir cevap gelmedi.

Dikkatimizi çeken husus şuydu: Sanıkların esas hakkındaki savunmalarını kendi cümleleriyle ortaya koymalarına imkân verilmediği gibi, son söz aşamasında da söylemek istedikleri başka bir husus bulunup bulunmadığı gerçek anlamda........

© Hukuki Haber