ŞÜPHELİ TEŞHİRİ YÜRÜYÜŞÜ
Bir Stajyerin Sorusu Üzerine
Geçen gün hukuk öğrencisi stajyerimle birlikte Ankara Adliyesine gidiyorduk. Adliyenin avlusuna girdiğimiz sırada bir polis memurunun cep telefonuyla çevreyi görüntülediğini fark ettik. İlk bakışta adliyenin fotoğrafını ya da videosunu çekiyor gibiydi. Genç meslektaşım merakla, “Bu polis ne yapıyor?” diye sordu.
Sorunun cevabı birkaç saniye sonra kendiliğinden geldi. Başka bir polis memuru, bir şüpheliyi elleri arkadan kelepçeli hâlde, ensesine bastırarak hızlı adımlarla yürütüyordu. Birinci polis de bu anı cep telefonuyla kaydediyordu.
“Bunun adı teşhir yürüyüşü,” dedim. “Ben de ilk defa FETÖ yargılamaları sırasında bu kadar görünür biçimde karşılaşmıştım.”
Biraz ilerledikten sonra ikinci soru geldi: “Bu hukuka aykırı değil mi Fahrettin Bey?”
Bu yazı, genç meslektaşımın o sorusuna verilmiş biraz uzun bir cevaptır. Çünkü orada gördüğümüz şey yalnızca bir polisin cep telefonuyla görüntü alması değildi. Daha temel bir soruyla karşı karşıyaydık: Ceza muhakemesi hangi noktada soruşturma faaliyeti olmaktan çıkıp bir gösteriye dönüşür? Devlet, şüpheliyi yakalamakla yetinmeyip onu kamuoyu önünde görünür biçimde suçluya benzetmeye başladığında hukuk nerede durur?
Teşhir Yürüyüşü Nedir?
Anglo-Amerikan hukuk kültüründe “perp walk” olarak bilinen uygulama, gözaltına alınan kişinin polisler arasında, çoğu zaman kelepçeli biçimde kameraların önünden geçirilmesidir. Türkçede buna “şüpheli teşhiri yürüyüşü” demeyi tercih ediyorum. Çünkü kavramın ayırt edici tarafı yürümek değil, yürütülürken gösterilmektir.
Şüphelinin bir binadan başka bir binaya götürülmesi hayatın olağan akışında gerekli olabilir. Adliyeye, hastaneye, ceza infaz kurumuna ya da başka bir adli birime sevk yapılacaktır. Buraya kadar sorun yok. Sorun, bu zorunlu hareketin görüntü üretmeye elverişli bir sahneye dönüştürülmesinde başlıyor. Kamera hazırlanıyor, kişi görünür biçimde kelepçeleniyor, etrafı kolluk görevlileriyle çevriliyor ve birkaç saniyelik görüntü bütün soruşturmanın sembolüne dönüşüyor.
Üstelik henüz iddianame bile düzenlenmemiş olabilir. Dosyanın ne kadar güçlü olduğunu bilmiyoruzdur. Şüphelinin savunmasını dinlememişizdir. Delillerin hukuka uygun elde edilip edilmediği tartışılmamıştır. Ama görüntü bütün bu eksikleri tek hamlede örter. Kamuoyu dosyayı değil, bedeni görür; delili değil, kelepçeyi görür.
Görüntü, çoğu zaman hukukun henüz söylemediği cümleyi söyler: “İşte suçlu.”
Şüpheli ile Suçlu Arasındaki Mesafe
Ceza muhakemesinin en basit, fakat en önemli ayrımlarından biri şudur: Şüpheli suçlu değildir. Sanık da suçlu değildir. Suçluluk ancak kesinleşmiş bir mahkeme kararıyla belirlenir. Hukuk fakültesinde bunu ilk yıllarda öğreniriz. Mesleğe başlayınca ise teoride çok berrak olan bu ayrımın uygulamada ne kadar kolay silinebildiğini görürüz.
Bir kişiden “şüpheli” diye söz etmekle “suçlu” diye söz etmek arasında yalnız terminolojik bir incelik yoktur. Bu iki kelime arasında, ceza muhakemesinin bütün medeniyet iddiası vardır. Birincisi henüz araştırılan bir ihtimali, ikincisi ise hükme bağlanmış bir sonucu ifade eder. Devlet bu mesafeyi korumak zorundadır.
Ne var ki kamuoyunun suçluluk kanaati çoğu zaman hükümden önce oluşur. Bunu yaratan şey de her zaman sert bir açıklama veya açık bir suçlama değildir. Bir insanın elleri arkadan kelepçeli, başı öne bastırılmış ve iki polisin arasında yürütüldüğü görüntü, uzun bir basın açıklamasından daha etkili olabilir. Görüntü konuşur. Hatta bazen kelimelerden daha kesin konuşur.
Devlet Yalnızca Sözle Konuşmaz
Masumiyet karinesini çoğu zaman “kesinleşmiş mahkûmiyet hükmü olmadan kimse suçlu ilan edilemez” cümlesiyle anlatıyoruz. Doğrudur; ama eksiktir. Çünkü devlet yalnızca sözle konuşmaz. Üniformayla, kelepçeyle, kişinin tutulma biçimiyle, kameranın nerede durduğuyla da konuşur.
Bir kamu görevlisinin devam eden soruşturma hakkında “bu kişi suçu işlemiştir” anlamına gelecek açıklama yapması masumiyet karinesi bakımından nasıl sorunluysa, aynı kanaati görüntü üzerinden üretmek de aynı ölçüde tartışılmalıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Allenet de Ribemont çizgisindeki içtihadında, yalnız mahkemelerin değil polis ve diğer kamu görevlilerinin de bir kişiyi mahkûmiyet hükmünden önce suçlu gösteren tutumlarıyla masumiyet karinesini ihlal edebileceğini kabul ediyor.
Avrupa Birliğinin 2016/343 sayılı Direktifi meseleyi daha da görünür hâle getirir. Direktif yalnız açıklamalara değil, şüpheli ve sanığın kamuoyu önünde fiziksel olarak nasıl sunulduğuna da bakar. Kelepçe veya benzeri fiziksel kısıtlamalar güvenlik, kaçmanın önlenmesi ya da somut bir tehlikenin bertaraf edilmesi için kullanılabilir; fakat kişiyi suçlu gösteren bir sahne dekoruna dönüştürülmemelidir. Buradaki ayrım önemlidir. Kelepçenin kendisine karşı değiliz. Gereksiz ve gösterişli kullanımına karşıyız. Kolluğun zor kullanma yetkisine karşı değiliz. O yetkinin bir aşağılatma tekniğine dönüşmesine karşıyız.
Türk Hukukunda Kural Aslında Çok Açık
Genç meslektaşımın “Hukuka aykırı mı?” sorusunun kısa cevabı burada verilebilir: Şüphelinin sırf görüntülenmek, kamuoyuna sergilenmek veya suçlu izlenimi yaratmak amacıyla kamera önüne çıkarılması hukuka aykırıdır. Üstelik bunun için karmaşık anayasal yorumlara da ihtiyaç yoktur.
Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliğinin 27. maddesi, suçluluğu bir yargı hükmüne bağlanana kadar kişinin masumiyetinin esas olduğunu ve soruşturma evresinin gizli bulunduğunu hatırlattıktan sonra; gözaltındaki kişinin “suçlu” olarak kamuoyuna duyurulmasına, basın önüne çıkarılmasına, görüntülerinin alınmasına ve teşhir edilmesine sebebiyet verilemeyeceğini açıkça düzenliyor.
Hükümdeki “sebebiyet verilmez” ifadesini özellikle önemsiyorum. Kolluğun yükümlülüğü yalnızca kendi kamerasını kapatmak değildir. Teşhiri hazırlamamak, kolaylaştırmamak ve organize etmemek de bu yükümlülüğün içindedir. Şüphelinin hangi kapıdan çıkarılacağı basına bildirilmişse, doğal güzergâh dışında kameranın bulunduğu yere yönlendirilmişse veya bizzat kolluk görevlisi tarafından görüntü üretiliyorsa, artık tesadüfi bir........
