menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

SUÇLUYU SAVUNMA DEĞİL, USULSÜZLÜK KURTARIR

32 0
03.10.2026

Ceza muhakemesinin temel amaçlarından birinin maddi gerçeğe ulaşmak olduğu hep söylenir. Bu söz doğrudur; ancak çoğu zaman yarım söylenir. Çünkü ceza muhakemesi, maddi gerçeğe ne pahasına olursa olsun ulaşmaya çalışan sınırsız bir araştırma faaliyeti değildir. Bir suç işlenmişse failin bulunması, olayın aydınlatılması, delillerin toplanması ve suçlu ile suçsuzun birbirinden ayrılması gerekir. Fakat hukuk devletinde yalnızca sonucun doğru olması yetmez; o sonuca hangi yöntemle ulaşıldığı da önemlidir. Devlet, cezalandırma yetkisini kullanırken kendi koyduğu kurallara uymak zorundadır. Aksi hâlde ceza muhakemesini muhakeme olmaktan çıkarıp, sonucun yöntemi meşrulaştırdığı bir güç kullanımına dönüştürmüş oluruz.

Başlıktaki “suçlu” kelimesini de bilerek kullanıyorum. Elbette kesinleşmiş bir mahkûmiyet hükmü olmadan hiç kimse hukuken suçlu sayılamaz. Burada anlatmak istediğim başka bir durumdur: Olayın faili konusunda çok kuvvetli, günlük hayat ölçüleri bakımından neredeyse tartışmasız bir kanaat oluşmuş; hatta suçun maddi izlerine ulaşılmış olabilir. Buna rağmen bu kanaati hukuken geçerli bir mahkûmiyet hükmüne dönüştürecek deliller usulüne uygun elde edilmemişse, devletin cezalandırma imkânı ortadan kalkabilir. Ceza muhakemesinin kamuoyu tarafından anlaşılması en zor taraflarından biri de budur.

Bir evde uyuşturucu bulunmuş, bir otomobilde ruhsatsız silah ele geçirilmiş veya şüpheli kollukta suçu bütün ayrıntılarıyla anlatmış olabilir. Sokaktaki insanın tepkisi anlaşılırdır: “Daha neyin delilini arıyoruz?” Oysa ceza muhakemesi yalnızca “Ne bulundu?” sorusunu sormaz; aynı ciddiyetle “Nasıl bulundu?” diye de sorar. İşte maddi gerçek ile hukuki ispat arasındaki ayrım burada başlar.

GERÇEĞİN BULUNMASI YETMEZ

Anayasa’nın 38. maddesi, kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulguların delil olarak kabul edilemeyeceğini açıkça düzenler. CMK’nın 206. maddesi kanuna aykırı elde edilmiş delilin reddedileceğini, 217. maddesi ise yüklenen suçun ancak hukuka uygun şekilde elde edilmiş delillerle ispat edilebileceğini söyler. Bunlar ceza muhakemesinin kenarında duran, ihtiyaç olursa hatırlanacak teknik hükümler değildir; devletin cezalandırma yetkisinin sınırını belirleyen temel kurallardır.

Bu nedenle bir şeyin gerçek olması ile hukuken kullanılabilir bir delil olması aynı şey değildir. Hukuka aykırı yapılan bir aramada bulunan uyuşturucu gerçektir; silah gerçektir; kaçak eşya gerçektir. Hukuka aykırılık, bulunan şeyi fizik dünyadan yok etmez. Fakat devletin o bulguyu sanığın mahkûmiyetine dayanak yapmasını engelleyebilir. Mesele tam da burada düğümlenir: Maddi gerçek ortaya çıkmış olabilir, fakat bu gerçeği mahkûmiyet hükmüne taşıyacak ispat yolu hukuk tarafından kapatılmıştır.

Anayasa Mahkemesinin Orhan Kılıç kararı bu açıdan son derece öğreticidir. Başvurucunun konutunda yapılan aramada uyuşturucu maddeler ve hassas terazi ele geçirilmiştir. Ortada hayalî veya tartışmalı bir bulgu yoktur; uyuşturucu da terazi de gerçekten vardır. Ne var ki kolluk görevlilerinin konutta arama yapabilmeleri için hâkim kararı veya Cumhuriyet savcısının yazılı emri bulunmamaktadır. Arama ancak yaklaşık on sekiz saat sonra nöbetçi Cumhuriyet savcısına bildirilmiş ve mahkûmiyet hükmünün esaslı ve belirleyici delilleri de bu aramada elde edilen maddeler olmuştur. Anayasa Mahkemesi, “sonuçta uyuşturucu bulundu” kolaycılığına gitmemiş; hukuka aykırı arama sonucunda elde edilen delillerin belirleyici delil olarak kullanılmasının yargılamanın hakkaniyetini zedelediğine karar vermiştir (AYM, Orhan Kılıç [GK], B. No: 2014/4704, 1.2.2018).

Kararın verdiği mesaj aslında çok basittir: Devlet suç delilini bulmuş olabilir, fakat bu onu hukuka uygun biçimde bulduğu anlamına gelmez. Bir konuta hangi şartlarda girilebileceği kanunla düzenlenmişse, soruşturma makamları bu şartlara uymak zorundadır. “Ama içeride uyuşturucu vardı” sözü, hukuka aykırı aramayı sonradan meşrulaştırmaz. Eğer sonuç, yöntemi her durumda meşrulaştıracaksa arama kararını, gecikmesinde sakınca bulunan hâlleri ve yazılı emir şartını düzenlemenin de bir anlamı kalmaz.

Yakın tarihli Yargıtay 10. Ceza Dairesi kararı aynı meselenin güncel ve çarpıcı başka bir örneğidir. 10 Şubat 2026 tarihli kararda, araçta usulüne uygun bir arama yapılmış; fakat arama kararında belirtilen süre sona erdikten ve ilk arama tamamlandıktan sonra sanığın beyanı üzerine yeni bir durum ortaya çıkmıştır. Benzin kapağı açıldığında yakıt deposuna zulalanmış uyuşturucu madde görülmüş ve maddeye el konulmuştur. Yargıtay, bu aşamada Cumhuriyet savcısına haber verilmesi ve yeni bir yazılı arama emri veya hâkim kararı alınması gerektiğini, bunlar yapılmadan elde edilen uyuşturucunun hukuka aykırı delil niteliğinde olduğunu kabul etmiştir. Bu delil dışlandığında kalan hukuka uygun delillerin uyuşturucu ticaretini değil, kullanmak için uyuşturucu bulundurmayı gösterdiği sonucuna varılmış; ticaret suçundan verilen mahkûmiyet bozulmuş ve sanıkların salıverilmelerine karar verilmiştir (Yargıtay 10. CD, E. 2025/2611, K. 2026/1349, 10.2.2026).

Bu karar, usul dediğimiz şeyin ne kadar somut sonuç doğurduğunu gösteriyor. Yakıt deposundaki uyuşturucu fiziksel olarak oradadır; fakat devlet onu hukuka uygun bir arama işlemiyle elde etmediği için uyuşturucu ticareti suçunun ispatında kullanamamaktadır. Bu sonucu yalnızca “şekilcilik” diye küçümsemek mümkündür; fakat o zaman arama kararının süresinin, kapsamının ve şartlarının neden var olduğunu açıklamak gerekir. Hukuk, soruşturma makamına bir yetki veriyorsa o yetkinin sınırını da çizer. Sınırı olmayan yetki ise hukukî yetki olmaktan çıkar.

DEVLETİN GÜCÜ VARSA, SINIRI DA OLMALIDIR

Hukuka aykırı delil tartışmasını yalnızca sanığı koruyan bir kurum olarak görmek meseleyi eksik anlamaktır. Asıl mesele devletin sınırlandırılmasıdır. Devlet, ceza soruşturmasında sıradan bir taraf değildir; insanı yakalayabilir,........

© Hukuki Haber