menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Aynı Dosyada Birden Fazla Suç İsnadı Hâlinde Adli Kontrol Süresinin Hesabı: Koruma Tedbirinin Bölünmezliği ve CMK m. 110/A'nın Dolanılması Sorunu

4 0
previous day

Ceza muhakemesi hukukunda adli kontrol tedbirine azami süre kuralı, kanun koyucunun tedbire değil, tedbire maruz kalan kişiye tanıdığı güvencelerdir. Bu basit tespit gözden kaçırıldığında, kanunun sayısal olarak son derece açık biçimde çizdiği sınır, maksadını aşan yorum yoluyla fiilen ortadan kaldırılabilmektedir. Uygulamada son dönemde sıklıkla karşılaşılan bir örnek, sorunun niteliğini bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır.

Konuyu uygulamada karşılaşılan somut bir örnek üzerinden açıklamak gerekirse; ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren bir olayda, sanık hakkında dört ayrı suç isnadı nedeniyle birbirinden bağımsız soruşturmalar başlatıldığını ve bu soruşturmaların daha sonra tek bir dosyada birleştirildiğini varsayalım. Soruşturmalardan yalnızca biri kapsamında sanık hakkında yurt dışına çıkamamak şeklinde adli kontrol tedbirine hükmedilmiş; diğer soruşturma dosyaları ise yaklaşık üç yıl sonra bu dosyayla birleştirilmiştir. Sanık hakkında uygulanan adli kontrol tedbirinin 2018 yılından itibaren devam ettiği ve bu suretle CMK m. 110/A’da öngörülen yedi yıllık azami sürenin dolduğu kabul edildiğinde, sanığın sürenin sona erdiğini ileri sürerek tedbirin kaldırılmasını talep etmesine rağmen mahkemece azami sürenin ilk suç isnadı yönünden dolduğu kabul edilerek adli kontrol tedbiri “bu suç bakımından” kaldırılmış; sonradan dosyaya dâhil edilen ikinci suç isnadı bakımından ise sürenin henüz dolmadığı gerekçesiyle yurt dışına çıkış yasağının devamına karar verilmiştir.

Sonuç, sanık açısından hiçbir şey değişmemesidir. Pasaportu yine mühürlüdür, sınır kapısından yine geçememektedir. Değişen tek şey, aynı fiilî kısıtlamanın gerekçesinde yazılı sevk maddesidir.

Yazımızda da savunulacağı üzere; Birden fazla suç isnadının aynı dosya üzerinden birlikte yürütüldüğü hâllerde adli kontrol süresi bütüncül olarak değerlendirilmeli; bir suç isnadı bakımından dolan azami süre, aynı dosyadaki diğer suç isnatları bakımından da dolmuş sayılmalıdır. Aksi yöndeki yorum, CMK m. 110/A'nın lafzında dayanağı bulunmadığı gibi, Anayasa Mahkemesi’nin koruma tedbirlerinin bölünmezliğine ilişkin yerleşik içtihadına, kanunilik ve öngörülebilirlik ilkelerine ve nihayet azami süre kurumunun varlık sebebine aykırıdır.

II. Kanuni Çerçeve: Sayısal Bir Tavan, Kişiye Bağlı Bir Güvence

Adli kontrol, CMK m. 109/1 uyarınca “bir suç sebebiyle yürütülen soruşturmada, 100 üncü maddede belirtilen tutuklama sebeplerinin varlığı halinde, şüphelinin tutuklanması yerine” başvurulan bir koruma tedbiridir. Maddenin üçüncü fıkrasının (a) bendinde sayılan yurt dışına çıkamamak yükümlülüğü de uygulamada en çok karşılaşılan koruma tedbiri türüdür. CMK m. 110/3 gereğince tedbir kovuşturma evresinin her aşamasında uygulanabilir; m. 110/4 ise kovuşturma evresinde mahkemeye, en geç dört aylık aralıklarla re'sen denetim yükümlülüğü yüklemektedir.

Tedbirin azami süresi, 5271 sayılı Kanun'a 08/07/2021 tarihli ve 7331 sayılı Kanun'un 17. maddesiyle eklenen ve 01/01/2022 tarihinde yürürlüğe giren m. 110/A ile düzenlenmiştir. Hükmün ikinci fıkrasına göre ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde adli kontrol süresi en çok üç yıl olup, bu süre zorunlu hâllerde gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı, TCK'nın İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar ile 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlarda dört yılı geçemez. Anayasa Mahkemesi’nin ifadesiyle, “bahsi geçen suçlarda bir kişi hakkında en çok yedi yıl süreyle adli kontrol tedbiri uygulanabilecektir” (AYM, Veysel Kuşçu [GK], B. No: 2023/95649, 16/12/2025, § 38).

Hükmün kaleme alınış biçimi üzerinde özellikle durulmalıdır. Kanun koyucu, azami süreyi suç ölçütüne değil, kanundaki “ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde... en çok üç yıldır.” ibaresiyle işin görevli mahkemesi ölçütüne bağlamıştır. Kanun metninde ne “her bir suç için” ne “her bir isnat bakımından” ne de “ayrı ayrı” ibaresi geçmektedir. Buna karşılık kanun koyucunun, istediğinde süreye ilişkin farklılaştırmayı açıkça yazdığı aynı maddenin üçüncü fıkrasında görülmektedir: çocuklar bakımından sürelerin yarı oranında uygulanacağı sarahaten hükme bağlanmıştır.

Dolayısıyla süreyi isnat sayısına göre çoğaltan yorum, kanunun sükûtundan bir yetki türetmekte; üstelik bu yetkiyi, temel hakları sınırlayan tedbirin aleyhe genişletilmesi yönünde kullanmaktadır. Bu, Anayasa m. 13'ün öngördüğü kanunilik ölçütünün en temel gereğiyle bağdaşmamaktadır.

III. Anayasa Mahkemesinin 16/12/2025 Tarihli Genel Kurul Kararı: Sürenin Nereden Başladığı ve Nerede Durmadığı

Tartışmanın zeminini kökten değiştiren karar, Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu’nun Veysel Kuşçu başvurusunda verdiği 16/12/2025 tarihli karardır (B. No: 2023/95649; RG: 16/04/2026-33226). Karar, adli kontrolde azami sürenin hesabına ilişkin iki temel belirlemeyi içermektedir.

Birincisi, sürenin başlangıcına ilişkindir. Mahkeme, azami sürenin CMK m. 110/A'nın yürürlüğe girdiği 01/01/2022 tarihinden değil, adli kontrol tedbirine karar verildiği tarihten itibaren işlemeye başlayacağını kabul etmiştir. Bu durum ilgili AYM kararında aynen “Kanunda azami sürelerin bu Kanun'un yürürlüğe girdiği tarihten önceki adli kontrol tedbirlerine uygulanmayacağına ilişkin bir düzenleme bulunmamaktadır... Dolayısıyla somut olayda adli kontrol tedbirine karar verildiği tarihten itibaren sürenin başlatılması gerektiği sonucuna varılmıştır (§ 39)” şeklinde belirtilmiştir.

İkincisi, kanun yolunda geçen sürelerin hesabına ilişkindir. AYM önüne gelen ilgili kararda, ilk derece mahkemesince dosyanın Yargıtay’da bulunduğu sürelerin hesaba dâhil olmadığı ileri sürülmüştü. Anayasa Mahkemesi bu yorumu açıkça reddederek “Adli kontrolle ilgili azami süreler belirlenirken 5271 sayılı Kanun'da soruşturma ve kovuşturma evreleri arasında bir ayrım yapılmadığı gibi hüküm öncesi ve hüküm sonrası şeklinde bir ayrım da yapılmamıştır (§ 40)” hükmünü tesis etmiştir.

Karar; Genel Kurulca verilmiş, Resmî Gazete'de yayımlanmış ve Anayasa m. 153/son uyarınca yargı organlarını bağlayıcı hâle gelmiştir. Kanaatimizce kararın asıl önemi, sonucundan çok yönteminde saklıdır: Anayasa Mahkemesi, azami süre hesabında yapılan her türlü bölme ve kesme girişimini, kanunda açık dayanağı bulunup bulunmadığı ölçütüne tabi tutmuştur. Nitekim kararın ikna edici gücü, tam da bu yazının konusu olan sorunda kendini göstermektedir.........

© Hukuki Haber