Sosyal medya cebimize nasıl sızıyor?
“Sadece 10 dakika bakıp yatacağım” diyerek ekranı yukarı her kaydırdığımızda, aslında cebmnizdeki mini bir slot makinesinin kolunu çekiyoruz. Nörobilimci Sapolsky’den eski Google etik tasarımcısı Harris’a; sosyal medya akışlarının görünmez faturası.
Oda karanlık. Telefonun yüzüme vuran mavi ışığında, başparmağımın yukarı kaydırma hareketiyle gözlerim takipte… Saat 23.45. Oysa “sadece 10 dakika bakıp yatacaktım.”
Bu çok tanıdık anlar, gece günün yorgunluğu üzerimize çöktüğünde hemen hepimizin rutini haline geldi. Bir de "hiçbir şey yapmadan durabilme" yeteneğimizi de kaybettik sanırım. Zihnimiz en ufak bir "sıkıntı" anı hissettiğinde, refleks olarak telefona sarılıyoruz.
Byung-Chul Han, Yorgunluk Toplumu ve Güzeli Kurtarmak kitaplarında insanlığın "derin sıkıntı" yaşama yeteneğini kaybettiğini vurguluyor. Ona göre sıkıntı ve hiçbir şey yapmama hali, zihnin ve yaratıcılığın dinlenme alanı. Günümüz insanı ise bu boşluğu "hiper-aktivite", "aşırı uyarılma" ve aralıksız bir kaydırma eylemiyle doldurdu. Virginia Üniversitesi'nin meşhur araştırmasında, insanların boş bir odada 15 dakika sadece düşünceleriyle baş başa kalmaktansa kendilerine elektrik şoku vermeyi tercih ettikleri kanıtlandı. Kendi iç sesimizle baş başa kalma korkusu, fiziksel bir acıdan bile daha katlanılmaz hale geldi.
Tek başına ve sakince oturamamak
Bu sorun aslında sanıldığı kadar yeni değil. 17’nci yüzyılda filozof Blaise Pascal, “İnsanlığın tüm felaketleri, tek başımıza bir odada sakince oturamamamızdan doğar” demişti. Aradan geçen yüzyıllarda değişen tek şey, odadaki sıkıntıdan kaçmak için sığındığımız aracın bir akıllı telefona dönüşmüş olması...
Antropologların ‘çağdaş huzursuzluk’ dediği bu an, zihnin en savunmasız, en açık olduğu an olarak tanımlanıyor. Harvard Üniversitesi’nden Profesör Dr. Shoshana Zuboff, bu sisteme Gözetim Kapitalizmi diyor; çünkü algoritma; yalnızlığımızı ve anksiyetemizi tespit ettiği an, bunu size bir şeyler satmak için en savunmasız anımız olarak kaydediyor. Bu düzen, hem ne satın aldığımızı hem de ne hissettiğimizi takip ediyor. Belki ürkütücü gelecek ama algoritmalar; kaydırma hızımızdan tıkladığımız gönderilere, uykusuz geçirdiğimiz saatlerdeki dijital ayak izimizden duraksadığımız görsellere kadar her şeyi kaydediyor. O anki ruh halimizi bile analiz edebiliyor. Sistem bu zayıflıkları tespit ettiğinde ise şu mekanizmalar devreye giriyor:
Davranışsal değişiklik ve manipülasyon
-Duygusal hedefleme: Yalnız veya kaygılı hissettiğimizde, sistem bize bu boşluğu doldurmayı vaat eden ürünleri yani konfor harcamaları, kişisel gelişim uygulamaları veya hızlı tüketim ürünleri sunuyor.
-Bağımlılık döngüsü: Platformlar, kalma süremizi artırmak için kaygıyı tetikleyen içerikleri öne çıkarıyor. Çünkü öfke, korku ve yalnızlık gibi yoğun duygular dijital etkileşimi en üst düzeyde tutuyor.
-Gelecek tahmini: Zuboff’un deyimiyle hakkımızda toplanan ‘davranışsal artıklar’ işlenerek gelecekte ne yapacağımızı tahmin eden meta ürünlere dönüştürülüyor ve reklam verenlere satılıyor.
Kısacası, gözetim kapitalizminde ham madde bizleriz; hissettiğimiz her derin duygu ise sisteme veri sağlayan birer maden yatağı.
Sonuç olarak gözetim kapitalizmi; insan deneyimini........
