Maraş Olayı ve At Avrat Silah Söylemi...
Henüz 5-6 yaşlarındaydım.
Rahmetli İdris Amcamın düğün töreni sırasında, gelin alayında babamın yanında yürüyordum. Allah selamet versin, babam havaya üç el ateş ettikten sonra silahı beline koyarken bir kez daha patlattı. O sırada boş kovan toplayan yaşıtlarımdan Selahattin Sevilmiş’e kurşun isabet etmişi.
Selahattin yaralı kurtuldu; çok şükür hâlâ hayatta.
Babam bu hatasının bedelini, bugün denetimli serbestlik ve icra dairelerinin bulunduğu eski adliye binasının olduğu yerdeki cezaevinde 6 ay yatarak ödedi.
Ailemizin üzerine kara bir bulut gibi çöken o olayın üzerinden 60 yılı aşkın süre geçti. Ancak yanı başımda yaşanan bu olayı hatırladıkça hâlâ irkilirim.
“Bir musibet, bin nasihatten evladır.”
Bu olay, bende silaha karşı derin bir nefret oluşturdu. Sadece bende değil, ailemin diğer fertlerinde de aynı duygu oluştu.
Köyümüzdeki düğünlerde, ülkemizin birçok yerinde olduğu gibi havaya ateş açma gibi kötü bir alışkanlık vardı. Bu yüzden düğünlere gitmemeye çalışırdım. Çünkü bilinçsizce sıkılan kurşunlar nedeniyle çok sayıda insan hayatını kaybediyordu.
Son yıllarda bu kötü alışkanlığın terk edildiğini görmek beni mutlu ediyor.
Zorunlu haller dışında silah bulundurmayı ve taşımayı bir marifet gibi görenleri ise anlayamıyorum.
40 yılı aşkın süredir basın kartı taşıyorum. Devlet, basın kartı sahiplerine silah ruhsatı veriyor. Ancak silaha duyduğum nefret nedeniyle buna hiç heves etmedim. Vatani görevim dışında hayatım boyunca elime silah almadım.
Bu nedenle “At, avrat, silah” söylemini, silahı kutsadığına inandığım için olsa gerek hep anlamsız bulmuşumdur.
NEDEN VE SONUÇ İLİŞKİSİKahramanmaraş’taki ve birkaç gün önce Siverek’te yaşanan olayların elbette bir nedeni olmalı.
Bir polis müdürünün evinde ruhsatlı beş silah ile çok sayıda mühimmat bulundurulması başlı başına düşündürücüdür. Daha da düşündürücü olan ise bir babanın, henüz ergenliğe bile ulaşmamış çocuğunu poligona götürüp atış yaptırmasıdır.
Çünkü biz, bir cinayet işlendiğinde çoğu zaman lanetlemek yerine “vardır elbet bir sebebi” diyebilen bir toplumuz.
Oysa bir insanın hayatına son vermenin hiçbir haklı gerekçesi olamaz.
Televizyon dizileri ise başka bir sorun.
Hasmına mermi yağdıran mafya tiplerini “kabadayı” ya da “yiğit” olarak sunuyoruz çocuklarımıza.
Sonra da dönüp “Neden böyle olduk?” diye soruyoruz.
VAHŞET ÖNLENEBİLİR MİYDİMümkündü elbette.
Rehber öğretmen çocuktaki anormalliği ilk fark edenlerden olmuş.
Bu edenle aileyi de birkaç kez uyarmış.
Kimse ‘’yoğurdum ekşi’’ demiyor maalesef. Anlaşılan anne baba da çocuklarındaki sorunu görmek istememiş.
Kamuda çalışan tüm personelin risk durumlarında bildirme yükümlülüğü zaten var.
Bu durumda rehber öğretmen gerekli gördüğü bilgilendirmeleri yapmış olmalı.
Direk savcıya gidilebilir miydi?. Ortada bir eylem yokken, savcıya gidilmiş olsaydı, savcı neye göre işlem yapacaktı, o da ayrı bir konu.
Sosyal medyada okuduğum bir rehber öğretmenin paylaşımına göre riskli öğrenciyi onunla temas eden herkes gibi rehber öğretmen ve psikologlar ile diğer hekimler tanır ama bu konuda aileyi ikna edemeyince yapabilecekleri bir şey kalmaz.
Sonuç itibariyle, çocuklarındaki anormalliği kabul edebilselerdi bu felaket belki yaşanmayabilirdi.
EĞİTİM SİSTEMİ SİL BAŞTAN OLMALI60 yıl kadar önce ailemin yaşadığı bu olay, şiddete bakışımı erken yaşta şekillendirmiş olabilir. Ancak eğitimin ailede başladığı gerçeğini unutmamak gerekir.
Yetiştiğimiz çevre de kişiliğimizi etkiler; fakat kişiliğin asıl şekillendiği yer okullardır.
Okullar sadece bilgi değil, aynı zamanda eğitim verir. “Millî Eğitim” ifadesi de bunu anlatır.
Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözü bu açıdan çok anlamlıdır:
“Muallimler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.”
Ancak asıl soru şudur: Öğretmeni nasıl yetiştireceğiz?
Benim neslimde öğretmenler birer rol modeldi. Özellikle köy çocukları için öğretmenlik, zor yaşam koşullarından çıkmanın bir yolu olarak görülürdü.
Zamanla bu rol modeli zayıflattık. Köylerden öğretmenleri çektik, yerine başka figürler öne çıktı.
Bu değişimin tek başına bugünkü bozulmayı açıklaması mümkün değil. Ancak bu dönüşümün doğru yönetilemediği de ortada.
“Asım’ın nesli”ni yetiştirmek iddiasıyla çıktığımız yolda, bugün sıra arkadaşına ya da öğretmenine silah doğrultabilen bir gençlik tablosuyla karşı karşıyayız.
Eğitim sistemimiz uzun süredir sorunlu.
Açıkçası çok mümkün görmüyorum.
Bir hafta arayla iki okulda yaşanan şiddet olayına rağmen, sorumluluğu üstlenen tek bir yetkili yoksa; sorun sadece bireylerde değil, sistemdedir.
Bu durumda bozuk düzeni nasıl düzelteceğiz, gerçekten bilmiyorum.
Bilen varsa, bana da anlatsın.
