Bir düşüşün anatomisi, ortopedisi, psikolojisi... 12 Eylül 2026
Gerçek hayat hikâyelerini konu alan ve hastanede geçen diziler çok tutuyor diye ben de size bu hafta kendi hikayemi anlatacağım ama tek bölümde final yapacak merak etmeyin. Entrika yok, ajitasyon yok, yalılar yok, az biraz kan ve acı var, dostluklar, güzel insanlar var. Düşenin dostu olduğuna ikna olacağınız, bir saniyede hayatın nasıl altüst olabileceğiyle ilgili bir yaz hikayesi. Kıssadan hisseler kumpanyası çıkartacağınız süper bağlantılar kuracağım. Bir de kişisel olan politiktir ve ben bunu çok seviyorum.
Bir yaz önce İstanbul. Gene bir yerlere yetişme telaşı. Aynı anda çok iş yapmanın zorunlu olduğu, kafadaki tilkilerin kuyruklarını çarpıştırmamaya çalışan bir akıl tutulması. Ve derhal yasaklanması gereken bol ve uzun paçalı pantolon. Olay örgüsü için bu detaylar çok önemli. Şehirde sıradan bir gün yani. Sahne şöyle başlıyor; pantolon paçalarının ayakkabı altında toplanması ile bir anda kaldırımdan asfalta uçan kahramanımız, yani ben. Ne ayağım bir şeye takıldı ne de bir çukura girdim. Kafa üstü, heykel gibi öylece yere çakıldığım. Asfaltla öpüştükten sonraki süre kayıp. Düşene ve düşünce çok gülerim ama bu epey dramatikti. Siz de çok gülmeyin otorite sinirleniyor, kahkahamıza bile ters kelepçe yapıyorlar, dikkat.
Beş haftadır menopoz yazarken size ara ara dedim ki, kemikler, kemikler, kemikler. Burası çokomelli ve çok önemli dedim. Az önceki kısacık bir andan sonra iki büyük kırıkla yüzleştim. Köprücük kemiği ve femur boynu kırığıyla (bildiğiniz boyun değil, bacakla kalça arasındaki bölge) mükemmel bir performans sergiledim. Kaşım yarıldı, asfaltla yüz göz oldum. Hava sıcak, şort giysene be kadın. Erkek gözünden, sözün şiddetinden kaçayım derken kendimi evden çıktığımın üçüncü dakikasında yerde, on beşinci dakikasında ambulansta, kırk beşinci dakikasında acil serviste buldum.
Yaz ve hafta sonu olması, İstanbul’un tahammül sınırlarını zorlayan trafiğinden bir parça yırttığımız zamanlardı. Bu, şükür duaları listesine yazılması gereken bir detay. Çünkü başa gelen her kötünün daha da kötüsünün olması ihtimali insanda bazen aşırıya kaçan, gereksiz şükürlere yol açabiliyor. Bunun kökeninde keşkeler için artık yapılacak bir şey kalmaması da olabilir.
Mesela sadece kaşım patladı, kafa içi kanama olmadı; çok şükür. Ya boynum kırılsaydı; Allah korudu, çok şükür. Kalıcı bir sakatlık olmadı; çok şükür. Yalnız bu sonuncusuna gerçekten şükür.
Neyse, işin spiritüel kısmına ara sıra tekrar dönebilirim çünkü yakınlarım kaçıncısı gerçekleşen bu düşme, çarpma sonrası kırılmalara tıbbi açıklama bulamadıklarından konuyu nazara, hasete ve kötü enerjilere bağlamakta ustalaştılar. Gerçi basit bir kemik dansitometrisi tüm gerçekleri ortaya koyabilirmiş. Evrenin tıbbi çağrısına nazar boncuklarıyla karşılık vermeseydik sonum belki böyle olmazdı. Ne demişler: Doktorun dediklerini yap, yaptıklarını yapma.
Zamanda tekrar geriye dönelim. Yerdeyim. Bir süre sonra, bana doğru koşan insanların yardımıyla ayağa kalktım, yakındaki otobüs durağının bankına oturdum. Bakın, yerden kalkma, banka yürüme ve hatta ambulansa yürüme işlerini femur boynu kırığıyla yapabildim.
Yani bacağım kalçanın oradan kırılmış ama daha beyne bu bilgi ulaşamamış. Beynin zaten o sırada derdi başka, bu kalabalığı nasıl aşarım diye düşünüyor, gün boyu halletmem gereken işleri tekrar organize ediyor ve ambulansı arayan birine “Ben taksiyle giderim.” falan diyor. Çünkü yazık, sadece kaşımdan akan ve ıslak mendille müdahale edilen kadar yaralandım sanıyor. Aniden kesilen konuşma nedeniyle telefonum sürekli çalıyor, çünkü yürürken boş durmayıp telefonla konuşuyordum. Etrafa saçılan eşyalarım toplanıyor ve bana uzatılan mendili almak için uzandığımda kolum kalkmıyor. İlk sinyal beyne ulaşıyor kolda ya da omuzda bir durumlar var. Ama hala ambulansa şiddetle karşı çıkıyorum, taksiyle giderim falan diye saçmalıyorum. “Ben doktorum” adlı sihirli cümleyi kuruyorum. Birçok zorluğu kolay eder ama o anda pek çalışmıyor çünkü anlamsız bir anda ağızdan çıkmış. Ne yapacaksın, kaşını kendin mi dikeceksin mesela?
Kim olduğunu asla bilmediğim ve ambulansı arayarak benim için en doğru hareketi yapan kişiye çok minnettarım. Kıssadan hisselerden ilki: Kaza anlarında olaya şahit olduysanız 112’yi derhal arayın, adresi ve hastanın durumunu net bir şekilde anlatın ve mümkünse hastayı yerinden oynatmayın. Benim yürümüş olmam büyük hata…
Ambulanstayım. Siren seslerini dışarıdan duymakla o ambulansın içinde hasta olmak bambaşka duygular. Sevgili okurlarım ambulanslara yol verin, bunun tartışması yok. Sihirli cümleyi bu kez doğru yerlerde kullanıyorum; ‘‘Ben doktorum.’’ Sağlık çalışanları arasındaki etik değerlerin çalışıyor olması, çoğu şeyi bozulan sistemlere rağmen bizleri korumaya devam ediyor. Sedyede T.C. kimlik numaramı söylememle tüm sağlık sistemi çalışmaya başlıyor. Yıllardır özel sağlık sigortası yaptırmış olmak bir güvence ama asıl güvence işin ehli ihtisas hastaneleri. Çünkü ne zaman, nerede başınıza ne geleceğini bilemeyiz.
Yollardaki çukurlar, tümsekler şahane zıplatıyor. Karayolları ve belediyeler hayır dualarımı alıyor. Nereye gittiğimizi sorduğumda bana travma için en yakın ve donanımlı hastanenin Prof. Dr. Cemil Taşçıoğlu Şehir Hastanesi olduğunu ve oraya gideceğimizi söylüyorlar. COVID-19 pandemisinde kaybettiğimiz değerli hocamızın adını taşıyan hastaneye yani. Çocuk parkından........
