‘Dün, dünde kalmamıştır; bugüne ve yarınlara da söyleyeceği vardır!'
Bugünler, Mekke ve Medine'yle birlikte Müslümanların en kutsal coğrafya olarak kabul ettikleri Kudüs'teki Mescid'ul-Aqsâ'nın 1969 yılında bir Yahudi tarafından bombalanışı ve yakılmak istenişinin 57. yıldönümü..
Haziran-1967'deki '6 Gün Savaşı'nda Suriye, Ürdün ve Mısır orduları, üçü birden, Siyonist rejimin ordusunu 'Yıldırım Savaşı' taktiğiyle, mahvedilmişlerdi. O kadar beklenmeyen bir ânî saldırı gerçekleştirilmişti ki; Mısır lideri Cemal Abdunnâsır, Seyyid Qutb (Kutup) gibi bir büyük Müslüman mütefekkiri idâm ettirmiş olmanın gururunu yaşıyordu. Ve, amma, yine o dönemlerde muhtelif bilâd-ı Arab'dan (Arab beldelerinden) yapılan Arapça yayınlarda, çok hareketli marşlar öyle bir etkileyici şekilde yayınlanıyordu ki, o yayınları dinleyenlerden durumun perde gerişini bilmeyenler, âdeta, yüzbinlerden oluşan Arab orduları, İsrail rejiminin cephelerine doğru akıyormuş gibi bir hava veriyorlardı..
Ama, savaş henüz haftasını doldurmadan, Mısır, Ürdün ve Suriye ordularının ağır bir yenilgi aldıkları anlaşılınca, ağzımızı bıçak açmaz olmuştu.. Konuşacak mecalimiz kalmamıştı, haliyle.. Ve savaşın 6'ncı günün akşamı, Türkiye'de henüz televizyonun olmadığı bir sırada, Nâsır, Mısır Televizyonu'nda ağlayarak, o ağır yenilgi haberini verdiği konuşma fotoğrafları bizdeki, hemen tamamı laik cenahın elinde olan gazetelerin birinci sahifelerine yansıyordu.
O günleri biraz daha teferruatlı anlatmak gerekirse.. Hatırlıyorum; Gülhane Parkı ve Ayasofya tarafından, Çemberlitaş'a ve Bayezid Meydanı'na doğru giden Divan Yolu'nda Muşlu bir yaşlı amca vardı, Mısır ordusunun perişan olduğunu ve diğer Arab rejimlerinin ordularının da hiç bir varlık gösteremedikleri o felaket yenilginin haberlerini devamlı veren radyodan dinledikçe, yakınlarının işlettiği bir dükkanda, hüngür-hüngür ağlardı..
Biz de derinden sarsılmıştık, ama, onun gibi ağlamıyorduk; ona, bu kadar derinden ağlamasının sebebini sorduğumuzda, 'Ahh evlâdım, Filistin getti, Filistin.. Ben askerliğimi orada yapmıştım, seferberlik zamanında.. Şimdi o cânım İslam yurdu çiğnendi.. Müslüman halkın şerefi ve namusu kirletildi.. Ben nasıl olur da ağlamam..' cevabını verirdi.
Denilir ki, Nâsır'ın, ekranlarda gözyaşlarıyla içinde mağlubiyeti itiraf eder vaziyette gözükünce, yıllardır, Mısır ve diğer Arab ülkelerinin halklarını âdeta sihirlemişçesine bir etkileme gücüne sahip oluşunun ardından gelen bu derin sosyal çöküş, Nâsır'ı idâma kadar da götürebilirdi; ama, Nâsır'ın ağlayarak yaptığı o konuşma halkı daha bir çaresiz duruma sürüklemiş ve halk kitlelerinin, 'Ey Nâsır, sen yeter ki başımızda ol.. Düşman Kahire'ye de bile gelse, biz seninleyiz.. Taa Asyut'a, /Yukarı – Güney Mısır'a da gideriz..' diye ağlaşmalarıyla, Kahire'de ve diğer şehirlerde milyonlar geceler boyu, mâtemler tutuyorlar, ağıtlar yakıyorlardı..
Ki, o sırada, Mısır'ın Nâsır'dan sonraki ikinci güçlü adamı olarak nitelenen Mareşal Amr, o ağır yenilgi üzerine intihar etmiş, o mareşalin savaş meydanında daha sonra teşhis edilen cesedi, Güney (Yukarı) Mısır'daki Asyut taraflarında bir yere, törensiz-mörensiz, sessiz sadâsız defnedilmişti..
Bizdeki sıradan halkta ise, dönemin laik matbuatının da, alaycı yazılarıyla anlattıkları o facia yenilgi karşısında, hemen herkesin ağzında aynı çirkin laflar: 'Pis Araplar!.. Gördünüz mü,........
