menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kürtler Kürtçülerden nasıl kurtulur?

9 0
01.02.2026

İnsanların kendi yaptıklarından dolayı karada ve denizde fesat ortaya çıktı. Belki akıllarını başlarına alırlar diye yaptıklarının bir kısmı onlara tattırıldı. *(Rum, 41)*

Coğrafyanın kader, zulmün ise bir tercih olduğu topraklarda doğmak; insanı ya işlenen cürümlere tanıklık etmeye ya da canlı şahitlerini dinleyerek büyümeye mecbur bırakır. Eğer doğuda doğmuşsanız, bu iki seçenekten biriyle ya da ikisiyle birden büyümeniz kaçınılmazdır. Ne gariptir ki “doğu” tanımı, genelde bir yönü tarif etmekten ziyade bir ötekileştirmeyi ifade eder. Mesela Orta Doğu, Güneydoğu veya doğu dediğimizde, çoğunluk açısından pozitif çağrışımlardan ziyade kaosun, derdin, tasanın, yokluk ve yoksunluğun olduğu yerler gelir akla. Gitmesek de, görmesek de hep bir fikrimiz ve dolayısıyla tavrımız hazırda bekler, durur.

Egemen dünyanın “doğu” olarak etiketlediği beldelere karşı tutumu, özellikle son bir asırdır; savaş, sömürge, kan, gözyaşı, petrol ve dolayısıyla güç ispatlama arenası olmaktan öteye geçmedi. Her geçen gün insanın sadece bir rakamdan ibaret hâle gelmesi ve daha da değersizleştirilmesi katlanarak artmakta; buna paralel olarak leş yiyicilerin hırsları da azarak, obezleşen bir canavara dönüşmektedir.

Dünyanın doğusu ile ilgili resim, yeterince dehşet verici fırça darbeleriyle malum bir tabloya dönüştürülmüşken; haritayı biraz küçültüp Türkiye’nin doğusuna odaklandığımızda, egemen zalimlerin son bir asırda buraları adeta pilot bölge olarak seçtiklerini görürüz. Bunları anlamlandırmak için bir tarih profesörü ya da siyasi bir analist olmaya gerek yoktur; insanın sadece göz kapaklarını açıp kulak perdesini kaldırması yeterlidir. Elbette en başta buna niyet edip ön yargısını ön bilgi ile takas etmelidir.

Ortalama zekâya sahip her insan; kendinden yola çıkarak yaşadığı topraklarda yaşanan olaylara ve kendi öz yaşamına dair sorular sormalı, cevapların ardına düşmeli, olaylar arasında bağ kurmalı; doğru ne, yanlış hangisi, ben nerede durmalıyım gibi muhakemeler yapmalı ve bunun için bir ekspertize ihtiyaç duymadan bazı şeyleri konumlandırabilmelidir. Bunları yaparken şunu da bilmeli ki:

Doğu veya batı fark etmez; bir durumu doğru değerlendirebilmek için bugünden yola çıkmak, bazı yargılara varmaya çalışmak sadece yanlış çıkarımlara sebep olmakla kalmaz, insanı adaletsizliğe ve yanlış tarafta konumlanmaya itebilir.

Şarkın acısını anlamak için garbın sırça köşkünden çıkmak gerekir. Aksi hâlde sadece vicdan sahiplerinin duyabileceği o sessiz çığlığı duyamaz, yardıma koşamazsınız. Doğunun acıyla yazılmış koca metnini içinden bir paragrafı kırparak okursanız anlayamazsınız. Anlamak isteyen için ise konu özelinde bilgiye ulaşmak çok zor değildir; yaşananların canlı şahitlerinin bazılarının hâlen hayatta olduğu da hesaba katılırsa, daha dün sayılabilecek günlerde, adında cumhur olan ama asla tüm halkları eşit veya denk görmeyen cumhuriyet rejiminin kısa ama ağır tarihine bakmak yeterlidir.

Müslüman Kürtler, Şark Islahat Politikası adı altında 1925’lerden itibaren uygulanmaya başlanan ceberut politikalarla; kendini o güne kadar öbüründen ayrı görmeyen, daha birkaç yıl önce dini, namusu, vatanı için omuz omuza çarpıştığı insanlarla arasına kalın duvarlar örülmüş bir hâle getirildi. Hem de öyle ince bir işçilikle falan değil; bodoslama, kazma kürekle… Duvarın harcı da insan kanıyla karılarak örüldü. Evvelki gün yerlisi olduğu topraklarda, başka bir gün paralel evrenden gelmiş muamelesine tabi tutuldu. Bu şekilde başlayan zulüm; tehcir, sindirme, yok sayılma, köy yakmalarla günlük sıradan olaylar hâline geldi.

Müslüman Kürtlere layık görülen hayatın ilk prömiyeri, 1930’da Van’ın Erciş ilçesinde bulunan Zilan Deresi’nde yapılan katliamda sahneye çıktı. Ferik Salih Omurtak komutasındaki 9. Kolordu tarafından gerçekleştirilen; binlerce kadın, çoluk çocuk ve erkeğin sırf etnik kimliğinden dolayı katledilmesini, dönemin *Cumhuriyet* gazetesi 16 Temmuz 1930 tarihli nüshasında “Zilan Deresi ağzına kadar cesetle dolmuştur” manşetiyle duyurdu ve bu vahşet devlet aklı olarak servis edildi.

Sonraki yıllarda bu kadar bariz toplu katliamlar yaşanmadı belki; ama devlet babanın demir yumruğunu Kürtler, hem Müslüman hem de hâkim ırka mensup olmadıkları için hep enselerinde hissettiler. Bu aşağılama ve tahkir öyle zirve yaptı ki; 80’lerin darbeci generali Kenan Evren’in “Kürt yoktur, dağ Türkü vardır; dağdan inerken kart kurt diye ses çıkardıkları için onlara Kürt denmiştir.” diyecek kadar hadsiz ve yok sayıcı ifadelere şahit olunmuştur.

Ana dilinde eğitim hakkı bir yana, öz dilini konuşması bile yasaklanan; düğünlerinde türkülerini söyleyemeyen, taziyesinde ağıdını yakamayan, evladına kendi dilinde isim dahi koyamayan Kürtlere bu yapılanlar yetmezmiş gibi; üstüne okusun diye okula gönderdiği çocuklarının varlıkları her sabah üstün ırka armağan edilmek zorunda bırakıldı. Öyle ki seçim vaatlerinde “Kürt sorununu çözeceğiz” sloganıyla, sanki asli bir unsur değil de marazlı bir olaydan bahsediyormuş gibi söz eden siyasiler türedi.

Bir kez daha faş olan şu gerçekle yüzleştik ki: Kim ve nerede olursa olsun, faşist bir kafadan sağlıklı bir fikir çıkmayacaktır ve buna olan inancımız da taa ezelden, yani iblisin şeytanlaşma sürecinden itibaren bakidir. Elbette tarih, hele ki lekeli bir tarih, yazıya döküldüğü kadar hızlı ve kolay yaşanmaz; lakin daha detaylı bilgi edinmek isteyenler sözlü ya da yazılı arşivlere bakabilirler.

Dünün acısıyla ekilmiş bir tarlanın tatsız ve zehirli hasadını görmek için bugüne gelindiğinde, ortada özünden kopmuş, koparılmış bir halk görüyoruz. Bir olayda etken ve edilgen........

© Haksöz