A`râftakiler ve cennetliklere hitabı
İki taraf (cennetlikler ve cehennemlikler) arasında bir perde ve A`râf üzerinde de herkesi simalarından tanıyan adamlar vardır ki bunlar henüz cennete giremedikleri halde (girmeyi) umarak cennet ehline, ‘Selâm size!’ diye seslenirler. (Araf: 46)
Günümüz insanın belki de en büyük ikilemi, mutlak hakikat ile bâtıl arasında kesin bir tercih yapmaktan kaçınarak hayatını sürekli bir belirsizlik ve ahlaki gri alanlarda tüketmesidir. Eylemlerinin boşlukta kaybolup gideceği ve net bir karşılığı olmayacağı yanılsamasıyla yaşayan zihin, ölümün o keskin eşiğinden geçtiğinde, varoluşun en net ve sarsıcı tablosuyla yüzleşmek zorunda kalır. Herkesin doğrudan cennetin aydınlığına veya cehennemin karanlığına savrulmadığı bu şaşmaz kozmik nizamda, A`râf sûresi 46. ayet, insanı tam da bu iki âlemin sınır çizgisinde yakalar. Cennet ile cehennem arasına çekilen o devasa perdenin ve onun yüksek burçlarında bekleyenlerin çarpıcı tasviri, sadece uhrevi ve uzak bir sahne sunmakla kalmaz; iyilik ile kötülük arasındaki o kıl payı dengenin insan ruhunda yarattığı çetin gerilimi evrensel bir ilana dönüştürerek kalbimizi bu kozmik bekleyişin tam merkezinden vurur.
Varlık Sahnesinde Şeffaflık ve Yüzlerin İfşası
Ayet, cennet ile cehennem arasına çekilen aşılmaz bir hicâb (حِجَابٌ / perde, engel) ile söze başlarken, hemen ardından bu perdenin yüksek tepelerinde, her iki ufka da hâkim bir konumda duran meçhul kimseleri tasvir eder. Fahreddin er-Râzî(ö. 606/1210), a‘râf kelimesinin “ʿurf” kelimesinin çoğulu olduğunu, yüksek ve yükselmiş her yer anlamına geldiğine dikkat çeker. Bu sebeple atın yelesine “ʿurf” denilmiştir. Yeryüzünde yükselen her şey “ʿurf” olarak adlandırılır; çünkü bir şey yükseldiğinde alçakta kalana göre daha belirgin ve fark edilir hâle gelir.1 Kurtubî, İbn Abbas’tan naklen a‘râfın, horozun ibiği gibi çıkıntılı bir sur olduğunu aktarır.2 A‘râf, yalnızca fiziksel olarak yüksek bir mekânı ifade etmez; aynı zamanda hakikatin açıkça ortaya çıktığı, hiçbir şeyin gizli kalmadığı bir konumu temsil eder. Çünkü burada bulunanlar, her iki âlemin insanlarını simalarından, yani taşıdıkları işaretlerden tanıyabilmektedir. İnananların yüzlerindeki aydınlık ile inkârcıların yüzlerindeki o kapkara leke, niyetlerin ve yeryüzü amellerinin varlık sahnesindeki çıplak ve inkâr edilemez ifşasıdır. Artık saklanacak hiçbir gölge, arkasına sığınılacak hiçbir sahte ideoloji kalmamıştır.
İyilik ve Kötülüğün Hassas Terazisi: Eşitliğin Ağırlığı
Onlar, iyilikleri ve kötülükleri eşit gelen kimselerdir. Bu sebeple ne tam olarak cennetliklerden ne de tam olarak cehennemliklerden sayılmışlardır. Allah Teâlâ da onları, cennet ile cehennem arasında orta bir derece olması hasebiyle bu yüksek mevkilerde (A’râf) bekletmiştir. Daha sonra Allah, lütfu ve rahmetiyle onları cennete sokacaktır; nitekim onlar cennete girenlerin en sonuncusudur. Bu görüş, Huzeyfe ve İbn Mes'ud’a aittir ve Ferrâ tarafından da tercih........
