Ceuta'dan önce Ceuta'dan sonra
Dünyada belli kırılma anları vardır. Geçen hafta İspanya’nın Ceuta bölgesinden gelen görüntüler böyle bir dönüm noktası. On binlerce kaçak insanın İspanya topraklarına akın etmesi, bir süreliğine serbest dolaşım hakkıyla övünen Avrupa Birliği’nin krize girmesi, en özgürlükçü politikacılarının bile kendilerini kevgir gibi sınırdan geçenlere itiraz etmek zorunda hissetmesinin etkilerini daha uzun yıllar göreceğiz. Kolaylıkla artık bir Ceuta öncesi ve sonrası var diyebiliriz.
Bir başka dönüm noktası, 2015 yılında Türkiye kıyılarından bütün dünyaya yayılan bir fotoğraftı. O senenin Eylül ayında çekilen fotoğraf en gaddar vicdanı bile etkileyecek kadar dramatik bir kareydi. Hayatını kurtarmak, daha iyi bir dünyaya yol açmak için ölümü göze alan binlerce insan arasında, bu yolculuğa çıkmayı tercih etmemiş, tercih edebilecek yaşa gelmemiş, ne olup bittiğinin bile farkında olmayan, doğmasına ve o fotoğrafta olduğu gibi ölmesine başkalarının karar verdiği bir bebek. İnsan ölümlerini görmeye, duygulanmamaya alışığız, ama ölen bir bebek yeni bir eşikti.
Bu fotoğraf tarihin akışını değiştirdi.
ÇIPLAKLAR SUDAN KORKMAZ
Kanadalı gazeteci Matthieu Aikins bizzat kimlik değiştirerek, Afgan bir mülteci rolü yaparak çıktığı göç yolunu anlattığı “The Naked Don’t Fear the Water” kitabında 2015’te Avrupa’daki o değişimi çok net anlatıyor. Afganistan’dan gerçek bir mülteciyle yola çıkan Aikins’in yolu bir ara Türkiye’ye de düşüyor. İnsan kaçakçılarıyla pazarlık etmek zorunda kalıyor. Bir şekilde Yunanistan’a varıyor ama bir adada kurulan mülteci kampından asla çıkamayacağını düşünüyor. Birlikte başka mültecilerle karamsarlığa düşerken beklediği umut ışığı Almanya’dan geliyor.
Türkiye sahillerine vuran ölü bebek fotoğrafının da etkisiyle Avrupa’da vicdanlar mültecileri kabul etmeye karar veriyor. Özellikle sol partilerin, Yeşiller’in desteklediği eylemlerle sokaklarda mülteci yanlısı yürüyüşler yapılıyor. Dönemin Almanya Başbakanı Angela Merkel o meşhur “Wir schaffen das,” sözünü söylüyor: Yapabiliriz.
Eylül ayında başlayan olumlu rüzgarlar hava soğumaya başladıkça yerini tepkilere bırakıyor. Birkaç ay sonra Alman kışında itirazlar yükseliyor, Merkel’in haddinden fazla mı kendine güvendiği, çok fazla sayıda mı mülteciyi kabul ettiği tartışılmaya başlanıyor. Bugün hemen herkes Merkel’in mirasını bu yanlış kararın lekelediği konusunda hemfikir.
Bu gözle görülür değişimi Berlin’de de görmek mümkün. 2000’lerin ikinci on yılında Neukölln bölgesi Brooklyn etkisinden geçiyordu. Gençler, bohemler taşınıyordu. Mülteci akını olmaya başladıktan sonra konuşulan dil de, dükkanlardaki tabelalar da değişti. Sadece bir sene içinde bile Almanya’nın ortasında bir Ortadoğu sokağına dönüştü.
SİYASETİN YENİ AKTÖRLERİ
İlk mültecilerin gelişinin üzerinden 12 sene geçti. Çocukları doğdu, Almanya’da okudular ve Almanca konuşuyorlar. Alman pasaportuna sahipler. Kendi ülkelerinde nispeten istikrar sağlanmış gibi gözükse de çoğunun dönmeye niyeti yok.
Ama bu 12 senede sadece tek bir konu üzerine odaklanan siyasetin sesi daha gür çıkmaya başladı. 2015 yılında o meşhur fotoğraf dünyaya yayıldığında AfD marjinal bir partiydi. Alman istihbaratının içinde Nazi unsurları bulundurduğuna dikkat çeken Alternative für Deutschland bugün kendi politikalarından hiç ödün vermeden iktidara yürüyor. Pek çok başka Avrupa ülkesinde olduğu gibi merkezin ekseni daha da sağa kayıyor. Fransa’da, İtalya’da, İspanya’da artık aşırı sağ partiler marjinal değil birer iktidar adayı. Merkez onlarla tanımlanıyor.
Ümit Özdağ gibi bir figür periferiden merkeze yöneldi mesela. Bu gibi siyasetçilerin baskısıyla, onlara yönelik halk desteğiyle merkez partiler de yabancılar konusunda daha katı tutumlar almak zorunda kalıyorlar. Kapıların açık hepimizin buyur edildiği günler geride kaldı.
Ceuta’da henüz nedeni tam olarak bilinmeyen göçmen krizi yaşanır yaşanmaz Avrupa’daki ortak tepkiyi dillendiren de bu sağ partiler oldu.
Bu kriz görünürde bitmişe, Fas’tan geçenler geri gönderilmişe benziyor. Ama aslında yeni başlıyor. Ve haberlere dikkat ederseniz “Çoğu gönderildi,” deniyor. Kalanlar, mesela Senegal’den kaçıp Avrupa yolunu tutturanların geriye dönme niyeti yok. Devlet gıda ve su yardımı yapmıyor, dağlarda yatıyorlar ve İspanya’nın sömürge toprağından ana karaya geçmenin hesabını yapıyorlar. Bir süre sonra gıda temin edemezlerse insani kriz çıkacak, yine kıyılara cesetler vuracak.
Ancak bu sefer Avrupa’nın tepkisi çok fazla travmaya tanıklık etmiş acil servis doktorları, itfaiyeciler ya da cenaze........
