menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yağmur, şehre bir bela gibi yağarken!

198 0
18.10.2026

Otel odasının penceresinden dışarıyı seyrediyorum. Yağmur, bir kamçı gibi dövüyor camları. Dünden beri aralıksız yağıyor rahmet. Önümde şehir uzanıyor. Bu şiddette yağmur yağmasa, bu inatla pus kaplamasa göz mesafemi, buradan Boğazın karşı kıyıları, Ahmed Arif’in “…. lo kimin yurdu” dediği yerler görünecek. Aşağıda yeni yapılmış Barbaros Hayrettin Paşa Camii… Avlusuna düşen yağmur, yıkıyor fayansları. Sırrı Süreyya Önder ile Kadir İnanır’ın cenaze namazlarını bu avluda kılmıştık.

Cadde tenha, şehir birkaç günden beri teslim olmuş yağmura.

Bir kız ismi olarak şahanedir yağmur; İstanbul’da şu anda bir bodrum katında oturan biri için ise korkunç bir felaket...

Romantik bir aşık için “beraber ıslanmanın” hayalini kurmaktır yağmur; bir çoban için, sığınacak hiçbir ağaç kovuğunun, mağaranın, kaya girintisinin bulunmadığı düz bir arazide, çattığı en büyük beladır yağmur.

Bir şair için “aşığın gözyaşlarıyla” özdeştir yağmur; kuraklıktan mustarip bir çiftçi için gelsin diye yolunu gözlediği Allah’tan bir nimet, toprağın bağrına düşen ilk can damlasıdır yağmur.

Pencereleri sımsıkı kapalı, loş odalarında yalnızlığıyla baş başa kalmış hüzünbazlar için dinmek bilmeyen bir iç çekiştir yağmur; yeni bir aşka yelken açmış, kalbi kıpır kıpır atan heyecanlı sevgililer için ise el ele yürüyecekleri yolları yıkayıp temizleyen neşeli bir şarkıdır yağmur.

Yağmur, engin denizlerin ortasında fırtınayla boğuşan bir kaptan için dalgaları azdıran öfkeli bir kırbaçtır; yollara düşmüş hırpani bir derviş için ise yeryüzünün tozunu toprağını silkeleyip temizleyen, yorucu bir yolculuktan sonra sığınılan şefkatli bir han odasıdır yağmur.

Tuvalinin başında, renklerin suyla dansını izleyen bir ressam için ilham dolu bir şaheserdir yağmur; ekmeğini sokaktan kazanan, sattığı şeyler ıslanmasın diye tezgahını telaşla naylonla örten bir seyyar satıcı için ise rızkını kesen bir düşmandır yağmur.

Yağmur, şömininin başında kahvesini içip camdan dışarıyı seyreden dertsiz, tasasız bir varsıl için doğanın dinlendirici müziğidir; ayakkabısı su alan, evinin duvarları rutubet kokan dertli bir yoksul için ise hayatın yükünü ağırlaştıran azgın bir düşmandır yağmur.

Yağmur, sadece gökten düşen su damlaları değil; düştüğü hayatın rengini alan şeffaf bir aynadır.

Pencereden seyrediyorum durmadan yağan yağmuru. Valilik evlerinizden çıkmayın diye uyarmış ahaliyi. Aşağıdaki caddeden tek tük insanlar geçiyor. Hiçbirisi şemsiye açmamış, beraberinde rüzgarı getirmiş olan bu şiddetli yağmura şemsiye ne yapabilir ki.

Victor Hugo’nun, not defterime kaydettiğim şu sözü geliyor aklıma:

“En çok da yağmur yağdığında seviyorum bu şehri; herkesin yüzü ıslak, başı öne eğik, sanki herkes suçunu kabullenmiş gibi…”

Hak veriyorum Hugo’ya. Yağmur, bu koca şehrin caddelerinde yürüyen insanlara, şehrin bu hale gelmesinde kendi paylarını hatırlatıyor mu sahiden? Necip Fazıl’ın şiirindeki gibi:

Bu yağmur, bu yağmur, bu kıldan ince,

Nefesten yumuşak, yağan bu yağmur.

Bu yağmur, bu yağmur, bir gün dinince,

Aynalar yüzümü tanımaz olur.

Otel penceresinden süzülen damlalara bakarken, zihnim beni alıp ta uzaklara, çocukluğumda keçi güttüğüm, o erken baharın soğuk ilk günlerine götürdü bir anda.

Akşamdan söz vermiş askerden yeni dönmüş ağabeyim Selman. Sabah erkenden bana teslim edeceği keçileri, şu karşıdaki dağın yamaçlarına götürüp akşama kadar güdersem eğer, akşam namazından ve yemeğinden sonra oturup “Saatli Maarif Takvimi” yaprağının arkasında yazılan her şeyi okuyup tercüme edecek bana.

Henüz Türkçe bilmiyorum, takvim yaprağının arkasında yazılan hadisleri de okuyamıyorum ama o yaprağın arkasında yazılı her şeyi dehşet merak ediyorum. O yılların takvim yapraklarının arkasında neler neler yazılıydı; o günlerden kalanlar bilir… Bir kere yemek yapan kadınlara kolaylık olsun diye “Bugün ne pişirsem?” sorusunun cevabı vardı. O yemek isimleri benim için hiçbir şey ifade etmiyordu, hemen hemen hepsi yabancıydı, genellikle evde tek bir yemek pişerdi ve hepimiz aynı yemeği hep birlikte yerdik. “Tarihte Bugün” köşesinde ise “Türk tarihinde o gün olup bitenler, bilhassa Atatürk devrimleri” sıralanırdı. Onlar da ilgimi çekmezdi. Asıl ilgimi çeken, hikaye edilmiş İslam tarihi ve peygamber hadisleriydi. Ağabeyim o hikayeleri okuyup tercüme derken can kulağıyla dinlerdim.

Bahar ayları, çok yağmur yağardı o dağlara. Keçiler, yeni yeni filizlenmekte olan mazı ve meşe ağaçlarına dadanmış durmadan taze yaprak yerken çoğu zaman yağmurdan korunmak için bir kaya kovuğuna sığınırdım ben de. Yağmur şiddetini arttırdığında sanki gökten, sudan sütunlar inerdi yeryüzüne. Kendimi yapayalnız, çaresiz hissederdim. Çakan her şimşek, sanki iki dağ birbiriyle........

© Habertürk