menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Sultan Abdülaziz'den NATO Zirvesi'ne "gastro-diplomasi"

129 0
sunday

Ankara’da düzenlenen 36. NATO Zirvesi’nden sonra hepimizin aklında kalan, payitahtta konuşulan ittifakın hayati meselelerinden, küresel güvenlik krizlerinden çok liderlerin yedikleri oldu. (İçtikleri pek konuşulmadı, bir iki deneme yapıldı ama içki konusu, yemek konusu kadar ilgi görmedi.) Günlerce misafirlerin ne yediklerini konuşup durduk. Öyle ki mesele kısa süre zarfında bir “gastro-diplomasi” faaliyetine dönüştü.

Acar muhabirlerin, araştırmacı yazarların (demek araştırmadan yazanlar da var), gözünden hiçbir şey kaçmaz köşecilerin bizzat olay mahallinden bildirdiklerine göre, örneğin ABD Başkanı Donald Trump’ın, kendisine ikram edilen Trabzon tereyağı, közlenmiş patlıcan ve morel mantarlı firik pilavı eşliğinde sunulan yavaş yavaş pişmiş (hızlı pişseydi durum farklı olurdu muhakkak) dana kaburgayı pek beğenmiş.

Trump bu yemeği o kadar beğenmiş ki, hemen Beyaz Saray’dan görevlileri yanına çağırmış, yemeği yapan aşçı, pardon şef Fatih Tutak’ı da oraya rica etmiş. Tutak’tan şimdi bu yemeği nasıl böyle lezzetli pişirdiğini bir bir, tane tane o görevlilere (halbuki o görevliler daha çok istihbaratçılardan oluşuyor ama demek Beyaz Saray’ın görevlileri yemek de dahil olmak üzere her şeyden anlıyorlar) anlatmasını, yani yemeğin tarifini yapmasını rica etmiş. Şef de (bu şef kelimesi, bende yarattığı gibi sizde de devlet dairlerindeki “muhasebe şefi” çağrışımı yapıyor mu?) o görevlilere tarifi seve seve vermiş.

Ben bize bu bilgiyi veren gazetecinin yerinde olsam, haberimin fikri takibini yapar, Beyaz Saray görevlilerinin aldığı tarife uygun bir şekilde yemeği yapıp yapmadıklarını merak eder, sonuçlarını benim gibi meraklı okurlarına en kısa zamanda bildirir, böylece okurlarıma karşı olan asli vazifemi yapmış olmanın gönül rahatlığını yaşardım ya neyse…

Bu mühim hadiseyi birçok köşe yazarından okuyunca, kesinlikle o gavurlar, o dana kaburgayı, Trump’ın Ankara’da yediği lezzette pişiremezler dedim kendi kendime. Hayır mümkün değil, yedi cetleri bir araya gelse, Amerika’nın en namlı şefleri toplaşsa, Fatih Tutak’ın pişirdiğine benzer lezzette katiyen pişiremezler. Tutak çok ağır ateşte, çok yavaş yavaş pişirdiği için değil, işin sırrı çok başka yerde.

Yaşanmış, tarihi bir örnek üzerinden meramımı anlatayım o halde.

Osmanlı topraklarına ilk ayak basan Frenk sefiri Jean de La Forêt'tir. Fransa Kralı I. François tarafından Kanuni Sultan Süleyman döneminde görevlendirilen sefir, 1534 yılının sonlarında resmen atanmış ve 1535 yılında Dersaadet’e gelerek görevine başlamış. Bir sene sonra da Sadrazam Pargalı İbrahim Paşa ile kapitülasyonların taslağı ve ticari olsun siyasi olsun imtiyazlar üzerine müzakereleri yürütmeye başlamış. Keferenin görev süresi uzun değildir, zira ömrü vefa etmemiş, iki sene sonra İstanbul’da nalları dikmiş. İstanbul’dan Paris’e ilk dönüşünde Kral François hemen onu huzura kabul etmiş.

Kral, midesine düşkün, sefirinin diplomatik faaliyetlerinden çok İstanbul’da yediklerinde içtiklerindedir aklı. Hal hatır sormadan, “Gördüklerini değil, yediklerini anlat. Nasıl, mutfakları nasıldı? Yemekleri güzel miydi?” diye sormuş.

İstanbul’da, padişah sarayına her gidişinde kayısı, incir, mürdüm eriği, bal ve bademle ağır ağır pişmiş kuzu etinden Mutancanayı; Tavuk etinin soğan suyu ve baharatlarla marine edilip közde pişirilmesiyle yapılmış Kırma Tavuk Kebabını; kıymalı, pirinçli, bademli ve fıstıklı harç ekşi bir kavunun içine doldurulup fırınlanmış Kavun Dolmasını; çeşit çeşit pilavları, bir o kadar çeşit çorbaları, envai çeşit tatlıları, şerbetleri midesine indirmiş ve iyice semirmiş olan sefir, hiç düşünmeden “Muhteşem bir mutfakları var majesteleri,” göbeğini göstererek, “Bakın birkaç ayda bu hale geldim” demiş gülümseyerek.

Kral azıcık düşünmüş ve aklına dahiyane bir fikir gelmiş. O sırada, Trump gibi etrafında yanına çağıracak görevliler olmadığı için sefire demiş ki:

“Güzel, sen şimdi İstanbul’a dönerken yanına bizim aşçılardan (o tarihlerde “şef” kelimesi henüz icat edilmediğinden yemek pişirenlere “aşçı” deniyordu) birisini al, padişahtan özel isteğim olduğunu rica et, saray mutfağında uzun bir süre çalışsın, gerekirse bulaşıkları yıkasın ama o yemekleri öğrenmeden geri gelmesin. Öğrensin, gelsin, bana pişirsin.”

Sefir verilen buyruğu yerine getirmiş, en cevval aşçıyı yanına almış, dönmüş İstanbul’a, rica etmiş, padişah kralın ricasını kırmamış, aşçı dalmış çoğunluğu Mengenli olan bizim saray aşçılarının arasına, mutfakta gözlerini dört açmış. Kısa süre zarfında her şeyi öğrenecek, tarifleri alacak, tıpkı Trump’ın “Beyaz saray görevlileri gibi” memlekete dönüp bütün Osmanlı mutfağının o lezzetlerini obur krallarının sofrasına getirecek. Uzatmayalım, Fransız aşçı “Beyza Saray görevlileri” gibi sadece tarifi almakla kalmamış, saray mutfağında tam üç ay boyunca merkepler gibi çalışmış, bütün yemeklerin yapılışına nezaret etmiş, anlamadıklarını sormuş, öğrenmiş ve Paris’e dönmüş. Günlerdir yolunu gözleyen kral onu hemen huzura kabul etmiş.

“Bütün yemeklerinin nasıl yapıldığını öğrendin mi?”

“Öğrendim majesteleri.”

“Yaparım majesteleri.”

“O halde ne duruyorsun, git padişahın en sevdiği yemek hangisiyse onu pişir getir,” buyruğunu vermiş. Aşçı tam huzurdan ayrılacakken, biraz korkarak, biraz da mahcup bir edayla dönmüş, “Majesteleri yalnız…” demiş. Kral az hiddetlenmiş:

“Bütün yemeklerin yapılışını öğrendim de, üç şeyden bahsediyorlardı Türk aşçılar, onları bir türlü öğrenemedim,” demiş korkarak.

Kral bu kez çok hiddetlenmiş:

“Majesteleri, o Türk aşçıları yamaklara tarif verirlerken, haliyle bana da verirlerken diyorlardı ki: Üç şeyi unutmayın: ‘Kararınca tuz, kararınca yağ, kararınca pişme…’ Lezzetli bir yemeğin üç sırrı buymuş. İşte o........

© Habertürk