Kemal Tahir, Kâmil Bey'i neden harcadı?
Gece uyumadan önce, Fethi Naci'nin “Yüzyılın 100 Türk Romanı” adlı hacimli kitabından Kemal Tahir bölümünü açtım; bir süre önce okuduğum “Esir Şehrin İnsanları” romanına dair eleştiri yazısını, bilmem kaçıncı defa tekrar okudum. (Kederle, Naci'nin ölümüyle birlikte, bu memlekette edebiyat eleştirmenliği de öldü diye düşündüm.)
Kitabı kapatırken, bu yazının fikri yavaş yavaş oluşmaya başladı kafamda. Yatakta bir süre debelendim, yazacağım yazıyı oturtacağım bağlamı düşündüm. Çoğu zaman yaptığım gibi birkaç açılış cümlesi kurdum kafamda. Derken fikri tam olgunlaştırmadan uyumuşum; uyku aleminde, uyumadan önce uğraştığım şeylere dair hiçbir şeye rastlamadım.
Sabah uyandım. Her zaman yaptığım gibi memlekette olup bitenlere dair malumat almak üzere telefonuma uzandım. Sanal alemde gezinirken, “10Haber”de Şelale Kadak'ın “İzmir'de olağanüstü bir Nazım Hikmet Sergisi var, kaçırmayın” başlıklı yazısı çıktı karşıma. Okumaya başladım:
“Büyük şair Nazım Hikmet'in bugüne kadar görülmemiş fotoğrafları, şiirlerini yazdığı daktilosu, çalışma odası, nadir kitaplar, nadir film ve görüntülerden oluşan, tam 2 bin 125 metrekare ve 15 salona yayılan olağanüstü bir sergi ‘Romantika.’ Serginin ismi ve bu ismin İzmir bağlantısı ise çok çarpıcı.”
“Romantika” kelimesi zınk diye durdurdu beni. Dün gece yatakta bu kelime ne çok dolanmıştı beynimde! Fethi Naci'nin yazısında geçiyordu ve asıl yazmak istediğim yazı, bu kelimeden yola çıkarak oluşmuştu kafamda.
Ne desem... Edebiyat tanrısının yoluma çıkardığı rastlantısal bir mucize miydi bu, yoksa yolunu kaybetmiş iyi niyetli her çaresiz muharririn imdadına her zaman görünmez bir el yetişir miydi, bilemiyorum; ama o an, bu yazı aniden ete kemiğe büründü.
Yataktan çıktım, bilgisayarı açtım ve yazmaya başladım.
Bilenler bilir, Kadak’ın yazsında da var, Fethi Naci de teyit ediyor; Nazım Hikmet'in kendi adıyla yazdığı ender romanlardan biri olan, daha çok otobiyografik bir malzemeyle yoğrulmuş “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim” için düşündüğü ilk isim “Romantikler”dir.
Şeytana pabucu ters giydirecek kadar zeki, oyunbaz yazarların kurmaca metinleri arasına yerleştirdikleri gerçek hayat hikâyelerinin, göndermelerin, şakaların, gizli selamların, bilmecelerin tümünü çözsek; edebiyatın aslında bir şifreler bütünü olduğu, yazarın asıl metnini bu şifreleri çözebilecek birkaç zeki okur için yazdığı ortaya çıkacak; böylece hepimiz sıradan birer okur olmaktan sıyrılıp yazarın gizli suç ortakları haline geleceğiz.
Kemal Tahir'in “Esir Şehrin İnsanları” romanını ve roman hakkında yazılan birçok yazıyı, özellikle de Fethi Naci'nin yazısını okuduktan sonra vardım bu kanıya ben de.
Bu konuda naçizane ben de Fethi Naci’yle hemfikirim; Kemal Tahir’in külliyatı içinde şaheseri bana göre de “Esir Şehrin İnsanları”dır. (Naci, “bu romanın birinci baskısı” diyor.)
Tolstoy yapmamışsa bile artık onun malı haline gelmiş o harikulade tespitle, “Tüm muhteşem hikayeler, ya bir insanın bir yolculuğa çıkması, ya da şehre bir yabancının gelmesiyle başlıyor”sa eğer, Tahir’in kahramanı Kâmil Bey’in de sekiz yıldan beri bulunduğu Avrupa’dan memlekete dönmesiyle başlıyor hikayesi.
Kâmil Bey, karısı Nermin ve küçük kızları Ayşe bir gemidedir.
“Abdülhamit’in en zengin vezirlerinden Selim Paşa’nın tek çocuğu, genç yaşında çok büyük bir mirasa konmuş, buna dayanarak her şeyde -aile reisliğinde bile- gerçek amatör sporcu ölçüleriyle onurlu yaşamış, tutumlulukta, eli açıklıkta, ataklıkta, ihtiyatkârlıkta, gururlulukta, alçakgönüllülükte, hatta sevgide, düşmanlıkta amatör sporcu doğruluğuyla davranmış, hangi zor altında bulunursa bulunsun bu ölçüyü bozmayacağına güveni” tam olan Kamil Bey ve ailesinin bulunduğu geminin deposu Bolşeviklere götürülecek silahlarla dolu ve “Barselona’dan kalkalı on beş gün” olmuş. “Mari Galant” adlı yaşlı şilep Marmara’ya girdiğinde, “Önü sıra sürüklediği kurşuni bulutlarla ufuktaki dağları silerek Ege Denizi’ne ağlamaklı bir şubat akşamı iniyordu.” İstanbul’un “Küçük Ayasofya’dan Etyemez’e kadar bütün mahalleleri yangınlar silip süpürmüş, yanmayan ahşap ev yığınlarını da uzun savaş yılları, onarımsızlıktan kağşatıp çökertmişti. Büyük camilerin kubbeleriyle minareleri bile sanki artık kagir katılıklarını taşımıyor, pamuk balyası yığınları gibi insana yumuşaklık duygusu veriyorlardı.”
Şilep Ahırkapı fenerini dolaşıp Karaköy limanına girerken, “Nermin ile Ayşe özenle giyinmiş olarak güverteye” çıkarlar. Boğaz’ı dolduran yabancı zırhlıların ürperticiliğine rağmen, “Oh canım İstanbul!” diye sevinirler. (s.10-19)
O sırada İstanbul ağır bir esaret altındadır.
Burada bir parantez açıp, meramımı daha iyi anlatmak için; eski siyasi abilerimizin yapmaktan çok hoşlandıkları bir “saptama”, eski solcu jargonla bir “belirleme”, şimdilerde Apocuların dilinden düşmeyen deyimle bir “çözümleme” yaparak yolumuza öyle devam edelim istiyorum.
Bizde devletin dışında sivil toplumun doldurduğu “özerk alanlar” gelişmediği için her şeyi “devletten bekliyoruz”; daha doğrusu ondan bunu beklememizi devlet öğretmiş bize. Bir haksızlık, grizu patlaması, çevre felaketi ya da devletin yaptığı vahim bir hukuki yanlış ortaya çıktığında; buna önce sendikalar, güçlü sivil toplum teşkilatları, bağımsız medya ve alanında uzman odalar karşı çıkacağına -ki bunu yapan toplumlar gücü ve itirazı tabana yaymış toplumlardır- gözlerimiz o örgütlenmiş yapılardan önce aydınları arar. Çünkü bize göre aydınlar; “kurtarıcı” ve “her yanlışı düzeltmekle yükümlü rehber” olma misyonu olan kimselerdir. (Bazıları da bu işi şimdilerde, “sanatçı” dedikleri manken, komedyen, stendabçı, dizi oyuncusu, aktör, şarkıcı ve türkücülerden bekliyor uzun bir süreden beri.) Bizden başka hiçbir medeni memlekette aydınlara “toplumu sıfırdan inşa etmek” ya da her kurumsal hatayı tek başına “düzeltmek”, “halka örnek olmak” gibi ağır ve mutlak bir sorumluluk verilmemiş. Meselelerini haletmiş toplumlarda bu görev gelişmiş kurumlar, sivil toplum ve hukuk sistemi tarafından paylaşılıp yürütülür.
Sözünü ettiğim mesele bugünün meselesi de değil ayrıca. “Bilgiyle aydınlanmış ve donanmış kişi” demek olan “münevver”, sonradan da “aydın” kavramını kullanmaya başladığımız günden beri bu böyle.
“Esir Şehrin İnsanları”ndan, zengin bir paşa çocuğu olan Kâmil Bey, esaret........
