Kar, "O Yıl", Ermeni Tehciri, Talat Paşa ve İzmir köfte
Sabah her zamanki saatte uyandım. Oda loştu. Perdeleri çektim. Dışarıda lapa lapa kar yağıyordu. Gerisin geri yatağa girmek istedim, ama yapmadım! Başucumdaki sehpada Ahmet Altan’ın son romanı “O Yıl” duruyordu. Gece yatmadan önce birkaç bölüm okumuş öyle uymuştum. Madem bugün Pazar, aylaklık günü, hiçbir şey yapmayacak, kanepeye uzanıp romanı okumaya devam edeceğim.
Bu havada bundan daha güzel ne yapılır ki?
Kitabı, okuma gözlüğümü, kulaklıklarımı aldım, salona indim. Verandada kar bir hayli birikmişti, ürkek bir kar ama. Tahta döşemeye düşen her kar tanesi anında eriyor, ama bahçe öyle değil, beyaz bir tülbent gibi hafifçe örtmüş sararmış otları.
Çay koydum. Kendime küçük bir kahvaltı hazırladım. İlaçlar beni bekliyor, “aksatma” demişti doktor. Memleketten geldiğimden beri yiyeceğimi, içeceğimi, yürüyüşümü, hareketlerimi, velhasıl gündelik hayatımı doktorumun söylediği bir düzende yaşıyorum. Milim şaşmadan…
Yemek, çay ve gündelik işlerimi yaparken, bir de dışarı çıkıp yürürken, okuyamadığım kitapları dinliyorum. Kulaklıklarımı taktım, epey bir bölümünüdinlediğim Kemal Tahir’in “Esir Şehrin İnsanları”nı kaldığım yerden dinlemeye devam ettim.
Kâmil Efendi, ha doğurdu ha doğuracak, karnı burnunda, Bekirağa Bölüğü’nde yatan dostu İhsan Bey’in kerimesi Nedime Hanım’la Anadolu’ya gönderilecek silahları nasıl göndereceklerini uzun uzun konuştuktan sonra arabaya bindirip yolcu eder onu, “Yokuştan aşağı inen arabanın arkasından bir an” bakarak şunları düşünür:
“Şairler Leyla’lara, kamışlara, âhû’lara dair şiirler yazıyorlardı. Göllerde yıkanan Leyla’lara, o göllerde bir kamış olmaya, dağdan dağa kaçan âhûlara dair büyük şiirler... ‘Bunlar hep bekâr da ondan galiba,’ diye düşündü; ‘karısı, çocuğu olmazsa insan, vatanını asla, yeteri kadar sevemiyor.”
İstanbul “esir” alınmış. Bir avuç insan, esir şehirde, şehrin de memleketin de esaretine son verecek Anadolu hareketine karınca kararınca destek vermek için çırpınıyor. Kâmil Efendi evli, çoluk çocuk sahibi, Nedime Hanım ha doğurdu ha doğuracak. Hepsinin aklında kendi çocuklarından çok vatanın geleceği var. Kâmil Efendi’nin; Ahmet Haşim’in, Yahya Kemal’in vatandan çok “gecelere, kamışlara, göllere, ahulara” şiir yazmış olmalarına öfkeleniyor, iki şairin de çocuğu yok. Bu yüzden kendi çocuklarına bırakacakları bir “vatan” kaygısına düşmüyorlar demek.
Ahmet Haşim’in, Yahya Kemal’in şiirine bu gözle bakmak hiç aklıma gelmemişti!
Dinlediğim kitabı kapattım. Kahvaltımı yaptım, müzik açtım ve bu kez “O Yıl”ı okumaya devam ettim.
Albay Ragıp, Çanakkale savaşından dönmüş. O; cephede kıran kırana çarpışırken, sevdiği Ermeni kadın, hemşire Efronya, akrabaları alınıp götürülürken peşlerinden gitmiş, bir süre sonra o da kafilenin içine karışmış, tehcir edileceklerin listesinde adı olmadığı halde sürüye katılmış, önce İzmit, oradan Eskişehir, oradan da Konya’ya, Konya’dan da Ereğli’ye doğru yola çıkartılmış. Ragıp Bey’in bundan haberi yok, şehirde fellik fellik onu arıyor.
Şimdi üç kuşak geriye gidin. Yaklaşık altmış yetmiş yıllık süre zarfında devlet mekteplerinden mezun olmuş, devlette görev almış, vali olmuş, kaymakam olmuş, güvenlik görevlisi olmuş, mebus olmuş, diplomat olmuş fark etmez ne kadar Cumhuriyet aydını varsa, yanlarında “Ermeni tehciri” kelimesi ağzınızdan çıkar çıkmaz hemen bir kaşları havaya kalkar, ya hadiseyi “inkâra” kalkışır ya da, “ama onlar da” diye söze başlayıp İttihatçı savunusuna giriştiklerinin farkına varmadan tehcire tuhaf gerekçeler ararlar. Memleketteyken böyle bir grupla yemek yiyorduk yakın bir zamanda. Söz Ahmet Altan’ın şu anda okumakta olduğum romanından açıldı. Hemen hemen hepsi aynı anda, İstanbul’dan tehcire tabi tutulan Ermenilerin olmadığını söylediler. Referansları Wikipedia’ydı. Referanslarına lafım yok, onlara şunları söyledim:
“Sanırım hepiniz cumhuriyetçisiniz. Cumhuriyeti, Osmanlı’dan kesin bir kopuş olarak görüyorsunuz. Osmanlının yaptığı fenalıklar olmazsa, vatanı gâvura satmazlarsa paşalar, Mustafa Kemal milli mücadeleye kalkışacak mıydı, değil tabi. Madem Osmanlı kötü, yaptıkları her şey berbat, o halde onların, yani bir darbeyle padişahı sürgüne gönderip iktidara çöreklenen İttihatçıların yaptığı bu büyük fenalığı neden kabul etmiyorsunuz? Bizim bu işte bir dahlimiz yok, her şeyi vatanı İngilizlere, Fransızlara satan o hain İttihatçılar yaptı deyip işin içinden çıkmıyorsunuz? Tehcir deyince neden, ‘valla biz bir şey yapmadık’ diye hemen savunmaya geçiyorsunuz? Size, siz Ermenileri tehcire tabi tuttunuz diyen mi var?”
İçlerinden birisi, “Ama Doğuda Ermenilerin Müslüman ahaliye yaptıklarını unutuyorsunuz” demişti çok bilmiş bir bürokrat edasıyla.
Hayır unutmuyordum. Onlara dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım:
Evet, İstanbul’dan aralarında çocukların, kadınların, yaşlıların, gazetecilerin, yazarların, sanatkârların bulunduğu ilk sürgün Ermeni kafilesi Dêrezor’a doğru yola çıkartılmadan önce, Doğu’da Ermeni çeteleri Müslüman Türklere, Kürtlere çok büyük zulümler ettiler. O çetelerin yaptıklarını, aynı tarihte Kafkas cephesine asker olarak giden Şevket Süreyya Aydemir, hatıra kitabı “Suyu Arayan Adam”da çok etkili bir dille anlatır.
Kafkasya’daki birliklerine katılmak üzere bir kış günü girerler Erzurum’a. O anı şöyle anlatır Şevket Süreyya:
“Erzurum’da kan çılgınlığı son haddini bulmuştu. Şehrin galiba yarı nüfusu öldürülmüştü. Yalnız Gürcükapısı istasyonunda üç bin kadar ölü, bir odun veya kereste deposunda olduğu gibi, intizamla, âdeta zevkle, dizi dizi, yığın yığın sıralanmış istiflenmişti. Bunlar, Erzurum şehrinin kadın, erkek, çocuk Türk halkındandı. Sıraların, istiflerin bozulmaması, yıkılmaması için; boylarına, cüsselerine göre dizilen ölü sıralarının aralarına, yerine göre ayrı ayrı boylarda çocuk yahut yaşlı ölü vücutları sıkıştırılmıştı. Bütün bunları yapanlar, belliydi ki, yaptıklarından zevk alıyorlardı. Bu zevki mümkün olduğu kadar uzatmak,........
