Kapıyı çalan barış!
Sizin gibi ben de hep bir gün bitecek diye bekledim.
Bir gün bitecekti çünkü.
Başladığında yirmi bir yaşındaydım, şimdi altmış üç...
Bittiğini görmek tek dileğimdi.
“Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” ete kemiğe büründüğü çarşamba gününden beri dilimde hep aynı türkü… Ha Mukim Tahir söylemiş ha Samiye Rastgeldi, ha Kazancı Bedih seslendirmiş ha İbrahim Tatlıses… “Kardaşım Sırrı” yaşasaydı da bugünleri görseydi eğer, o ille de “Kazancı Bedih söylesin” derdi; benim gönlüm yine de Samiye Rastgeldi’den yana, bu mevzuda “Sırrı arkadaş”la biraz didişirdik.
Sakın yanlış okumayın, bu büyük icracıların hiçbirisi “kapıyı” demez; “kapuyu çalan kimdir” diye başlar o türkü.
Kaç ananın gözü o “kapuda” şimdi…
Kırk yıldan beri o “kapuya” baka baka kaç ananın gözünün feri söndü.
Gidip geliyorum dilimde hep o hicaz türkü:
Aç bakam gelen kimdir
Belki gelen hekimdir”
Yolunu gözlediği evladıdır, ayrılık derdine düçar olmuş bir ana için tek hekim.
Bir kapı canlanıyor gözümde şimdi. Ardı yok kapının. Boşluğa açılıyor gibi… Geniş, üzerinde taze menekşelerin bittiği sonsuz bir maviliğe… Ardına bakmıyorum, sadece önümde dikilen bir kapı…Belki de Ahmet Güneştekin’in sanatındaki kapılardan bir kapı… Kapalı hafızaya açılanlardan hani… Koyu kan kırmızısının sarı sepyaya, mor ile eflatunun pastel tonlarına karıştığı; üzerimize çöken karanlığın remzi isli tonların, yer yer derzlerinden sızdığı bir kapı…
Belki de memleketim Hakkari’de, o azametli dağların dibinde… Olmadı Van’da, gölün çivit mavisine aksi düşmüş… Belki de Ağrı’da, anahtar deliğinden gelin duvağı misali karlı dorukları görünüyor Agirî’nin… Belki Mardin’de, taş bir evin düz damından Mezopotamya Ovası’na bakıyor. O da olmadı Şırnak’taki Cudi’nin doruklarında, Nuh’un Gemisi’nin enkazına açılan; tek başına gıcırdayıp duruyor.
Kısa bir süre sonra bir anne açacak o kapıyı.
Kapının önünde saçlarına kar yağmış bir adam duracak.
İncir gibi yaşlanmış yüzüyle kadın, bir süre bakacak ihtiyar adama.
Adam onu tanıyor; o, adamı tanımayacak.
Gittiğinde sabiydi çünkü.
Top peşinden koşturduktan sonra eve geldiğinde sırtına havlu koyuyordu her defasında; on beşine yeni girmişti.
Şimdi kapının önünde bekliyor. Elli yaşında…
Yaşlandığını görmeyen hangi ana evladını ilk bakışta tanıyabilir ki?
Evlat, bir ana için daima çocuktur çünkü.
Gece ne kadar uzun olursa olsun mutlaka sabaha çıkar; bunu herkes bilir. Ama bir hasta mustaripse eğer umarsız bir illetten, gece onun için bitimsizdir.
Çünkü içinde yaşadığımız şey tarih olmaya doğru evrildiğinde, o şeyin tarih olmaya doğru evrildiğini anlamayız.
Tarih, bize okullarda öğretilen sıkıcı bir derstir. Anlaşmalar imzalanır, parşömenin üzerinde divitler gezinir, ordular çekilir, topraklar alınır, göç yolları görünür, sürgünler gider, sürgünler döner. Bir padişah tahttan iner, bir kral yerini başkana bırakır, bir çarın yerine ayaktakımı geçer, bir imparatorluk çöker, yeni sınırlar çizilir.
Tarihin sıkıcı ders kitaplarında bütün bunlar topu topu birkaç sayfadır. Oysa yaşayan için tarih birkaç sayfadan ibaret değildir.
Bazen tam tamına kırk iki yıldır.
Bazen bir kapının önünde, bir annenin dönecek olan evladının ayakkabısının başında beklemesidir.
Hiç bozulmamış bir yataktır bazen.
Bazen duvarda çerçevelenmiş, bıyıkları terlememiş bir oğlanın, saçları belik belik, düğme gözlü bir kızın fotoğrafıdır.
Hayat dediğimiz ne ki?
Eve dönen bir çocuğun ayakkabısındaki çamurdur.
Askere giden bir delikanlının boynundaki hamaylıdır. Onu boynuna asarken annesinin ellerinin titremesidir.
Yıllardır açılmayan sandığın içinden çıkarılan çocuk gömleğidir.
Uzun bir yolun başında beklemektir hayat.
Gözünü yoldan ayırmamaktır.
Tarih bize şunu göstermiştir ki devletlerin tarihiyle annelerin tarihi ayrı takvimlerde yazılır.
İki yıldan beri mütemadiyen konuşuyoruz.
Siyasetçiler konuştu.
Herkesin dilinden hep aynı kelime bize ulaştı:
Bir memleketin kaderini bazen bir kanun değil, yıllarca beklenmiş bir hasret değiştirir.
Şairden düsturla “o hasret” şimdi “bizim.”
“Dağa çıkmak” Türkçede de Kürtçede de........
