Farmason Doktor Münir Bey'i takdimimdir
İngilizler Yunan ve Ege harabelerinde, Fransızlar Mısır piramitlerinin kalıntıları arasında kendilerine bir “genesis” arayarak buraları ele geçirirlerken, paylaşımda geç kalmış olan Alaman gavuru da Hindistan’a kısa yoldan varmak amacıyla İstanbul’dan başlayıp Bağdat’a giden bir demiryolunu yapmak için müsaade istedi Sultan Abdülhamit’ten.
Tarih 1890’lı yılların başıydı. İzin çabuk çıktı ve Almanlar hızla işe başladılar. İstanbul’dan kalkan tren tekmil Ortadoğu’yu kat ederek soluğu Hindistan’da alacaktı. Haydarpaşa’da bir gar yapma ihalesini Bay Hügnen denen fırıldak bir adam aldı. Sahilde dalgakıran, denizi doldurmak, silo, gümrük, liman polisi, liman idaresi, pasaport idaresi, elektrik santrali, bekleme salonu binaları derken işi başından aşkın Hügnen; Taksim’de, şu andaki AKM binasının yerinde bulunan kışlık köşküne gitmeye pek vakit bulamayınca, Bostancı’da adalara nazır bir köşk yaptırdı kendine. Haydarpaşa Garı inşaatı boyunca vaktinin büyük bölümünü de bu köşkte geçirdi.
Bulup hakkında bir yazı yazmak için Bostancı ve Caddebostan çevresinde dolaşırken, etrafı yüksek duvarlarla örülü, denize yakın, geniş bir arazi içinde bulunan harabe köşkle karşılaştım. Köşkü görür görmez tanıdım onu. Hayır bu köşk; amele olarak işe başlamış, aslen İsviçreli, Müslüman kadınlara sarkıntılık eden, yılışık, sinekten yağ çıkarmayı bilen Haydarpaşa Garı’nın müteahhidi Alaman gavuru Bay Hügnen’in değil; bir zamanlar “Cemiyet”te mühim bir şahsiyetken, şimdilerde “cemiyeti boşlamış”, “Farmason” lakaplı Doktor Münir Bey’in kiracı olarak oturduğu köşktü.
Hani Arap Maksut ile Cehennem Topçusu Cemil’in; Patriyot Ömer’in saklandığı Ermeni evi basılırsa, onu kadın kılığında evden çıkarıp götürmek istedikleri köşk… Cehennem Topçusu Cemil’e göre bu köşk en güvenli yerdi.
İki kafadar, niyetlerini açıklamak üzere Doktor Münir Bey’i görmek için yola çıkmışlardı hani. Yol boyunca Cehennem Topçusu Cemil, dava arkadaşı Arap Maksut’a, Manastır dağlarına çıkmış olan Resneli Niyazi ve adamlarını indirmek için efendimiz padişahımız Abdülhamit tarafından gönderilen Şemsi Paşa’yı vuran teşkilatın silahşorlarından Mülazım Atıf’ın “her zaman vurmayan, vursa bile her zaman öldürmeyen” tabancasını nasıl ateşlediğini, muhafızların karşılık vermesiyle yaralı halde nasıl kaçtığını, akabinde onu kadın kılığında Manastırdan nasıl çıkardıkları anlatmıştı hani. Hani arkasından da şu anda gitmekte oldukları Doktor Münir Bey hakkında malumat vermişti, bilirsiniz canım.
Doktor Münir Bey teşkilatın ilklerindendi, Manastır’a talebelerin kafasına zararlı fikirlerle doldurmaya Harp Okulu’na gelmişti hani. Kısa boyluydu. Ufak tefekti. Zayıftı. Çelimsizdi. Ama, görünürde hiçbir özelliği olmadığı halde, çevik, güçlü, zeki bir adam etkisi yapıyordu. Tıbbiyenin ilk sınıfından beri gem almaz doktorlardan biriydi. Harp sırasında epeyce cephe dolaşmıştı. Sarıkamış’ı görmüştü. Irak’ta bulunmuştu. 1918 senesinde Şam’a gitmişti. İlk İttihatçılardandı. 31 Mart “rezilliğinden” sonra cemiyeti bırakmıştı hani. 1913 yılında Mahmut Şevket Paşa öldürülünce onu da Sinop’a sürmüşlerdi. Herif yalnız Sinop sürgünü değil, cemiyetin baş düşmanlarından, Murat Bey’in “Mizan” gazetesinde Cemiyet için yazmadıklarını bırakmamıştı da silahşorların kurşunlarından tesadüfen kurtulmuştu.
Lafın burasında Arap Maksut pek işkillenmiş, “cemiyeti bırakmış olan adama neden gittiklerini” sormuştu Cemil’e. Cemil’in Doktor Münir’e itimadı tamdı. Cemiyeti bırakmıştı bırakmasına da bırakması yersiz değildi. O herkesten evvel görmüştü gidişatı. Üstlerine, saptıkları yolun yol olmadığı söylemişti. Karşılarına çıkıp yüreklice, “Bu gidişle siz bu memleketi batıracaksınız,” demişti. İlle de üstüne vazife olmayan meseleleri düşünüp, hiç gerekli olmayan sorular soran bir akıl karıştırıcıydı Doktor Münir. Bu yüzden Anadolu köylüsünün İttihatçılara karşı söyledikleri küfür yerine geçen “Farmason Doktor”a çıkmıştı adı. Dürüst ve yürekli bir adamdı. Hiç tereddütsüz “Patriyot”u saklardı.
Bütün bunları konuşa konuşa Bağdat Caddesi’nden Caddebostan İskelesi’ne sapmışlardı hani.
“Yorgun Savaşçı”da bütün bunları ne güzel anlatır Kemal Tahir.
“Urfa dağlarında bir ceylan” nasıl geziyorsa, Farmason Doktor Münir de Kemal Tahir’in romanları arasında öyle gezer. İlk defa “Esir Şehrin İnsanları”nda ortaya çıkar. Oradan “Yorgun Savaşçı”ya atlar. Ondan “Kurt Kanunu”na geçer, ondan da “Bozkırdaki Çekirdek”e, arkasında da “Yol Ayrımı”a varır. Böylece yazarın külliyatının içinde; siyasal hayatımıza mühim devrelerini “Mütareke”, “Milli Mücadele”, “Cumhuriyet'in ilk yılları” ve “Köy Enstitüleri” dönemlerini birbirine bağlayan, sürekliliği olan entelektüel bir “şahit” olarak dolaşır durur. Türküde “ceylan” nasıl masum bir çocuğu temsil ediyorsa, Doktor Münir de romanlarında “tarihçi ve düşünür Kemal Tahir”i öyle temsil eder. “Gezme ceylan bu dağlarda seni avlarlar” dizesi, dünya tehlikelerine karşı çaresiz kalan bir annenin, babanın evladını koruma çabasını ve korkusunu nasıl yansıtıyorsa; Doktor Münir de yazdığı romanlarla tarihçi ve mütefekkir Kemal Tahir’in fikirlerini genel geçer, yerleşik, resmi fikirlere karşı canhıraş bir şekilde öyle savunur.
Fikirleri çoğu zaman öyle rijit, öyle sert, öyle şaşırtıcıdır ki o fikirlerin muarızlarını çıldırtabilir. Bazen şeytanın bile aklına gelmeyen sorular sorar. Mesela “Yunan savaşı kaybettiği halde neden burnumuzun dibindeki adalar onlarındır?” diye sorar. Veya sorduğu “Edirne neden Yunan’ın değildir?” sorusuna kendisinin verdiği “Selimiye Camisi yüzünden” cevabı gibi… “Yunan Edirne’yi topraklarına katsaydı, o görkemli camiyi neresine sokardı?” demesi gibi… Ona göre Batıda devlet elzem değildir, insanlar orada devletsiz de yaşayabilir. Ama Osmanlı’da devlet her şeydir. Toplum devletsiz yaşayamaz. “Tarım yüzünden” der. Anadolu toprağı “çetin” topraktır. Onunla baş etmek, ıslah etmek birkaç köylünün boyunu aşar. Islah için daha büyük girişim lazım. O da devlettir. Devlet her şeyi çekip çevirmiş tarih boyunca. Bu böyle olduğundan bizde Avrupa’da olduğu gibi........
