menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Dostlukların son günü, hangi gündür?

92 0
previous day

Hasan Bülent Kahraman’ın kurduğu Studio Yayınları arasında çıkardığı, düştüğü notlarla kendi hatıralarını da ekleyerek zengin bir kitap haline getirdiği ve “...daima edebiyatla” diye imzalayıp bana gönderdiği “Hemen Yaz Bana, Selim İleri’den Hasan Bülent Kahraman’a Mektuplar, 1977-1984” kitabındaki 24 Nisan 1977 tarihli Selim İleri’nin mektubundan öğrendiğimize göre; 1971’de Sinan Yayınları arasında çıkmış olan Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” romanının, 1970’lerin ikinci yarısında hem İstanbul hem Ankara’da sahaflar da dahil olmak üzere hiçbir yerde tek bir nüshası dahi bulunmuyor.

İstanbul’daki Selim İleri, Ankara’daki Hasan Bülent Kahraman’a, 24 Nisan 1977’de yazdığı mektupta, “Sen benden ‘Tutunamayanlar’ı mı istemiştin? Tümden unutmuşum. Lütfen bağışla ve bana yeniden bildir. Gönderirim hemen,” diye yazdığı yere Kahraman şu dipnotu düşmüş:

“Onu da belirteyim. Tutunamayanlar basılmış, hiç ilgi görmemişti ve asla bulunamıyordu. Atay, bugünkü ‘kült’ mertebesinden çok uzakta, yitik bir yazardı. O kadar ki romanlarını sahaflardan bile sağlayamıyorduk. Ayrıca, kitaplarına başlayan herkes yarım bırakıyor ve ondan alelade, manasız bir yazar olarak söz ediyordu edebiyat çevrelerinde. Kitabı Selim’den rica etmiştim.”

4 Mayıs 1977 tarihli mektubunda ise Selim İleri sözü tekrar aynı kitaba getirir ve “Tutunamayanlar’ı buldurtuyorum. Hemen göndereceğim,” dediği yerde Kahraman’ın şu notu var:

“Selim’in romanı ‘aratması’ Oğuz Atay’ın o zamanlardaki konumu hakkında daha önce söylediklerimi doğruluyor.”

Aradan bir ay geçer, Selim İleri hâlâ kitabı temin etmemiş olacak ki, 13 Haziran 1977 tarihli mektubunda, “Tutunamayanlar bu hafta gelecekti Elif’e. Hemen gönderirim,'” diyor. Sonraki mektuplarda kitabın akıbetiyle ilgili bilgi yok.

Selim İleri İstanbul’da, bulup Ankara’daki arkadaşı Hasan Bülent Kahraman’a göndermek üzere harıl harıl “Tutunamayanlar”ı aradığı sırada; o romanın yazarı Oğuz Atay, o yılın başında Londra’daki Atkinson Morley Hastanesindeydi. Günlüğüne yazdığına göre, “önce bir zenci berber” gelmiş, “bütün saçlarını tıraş” etmiş, kafasına “bir takke giydir”miş, “sonra genç bir hemşire -güzeldi- bir iğne yap”mış, sonra soyunmuş, “bir garip gömlek” giymiş, ameliyathanenin kapısında, “şimdi bir iğne daha yapacağız, hemen uyuyacaksın” denmiş, bu söze pek inanmamış ama yine de düşünmüş, “şimdi” demiş, “uyusam ve ameliyatta ölsem, hiçbir şey duymayacağım, hepsi bu kadar”, bu yüzden “çok kötü hissetme”miş ve “nasıl uyuduğunu, yani bayıldığını hiç” hatırlamamış, uyanıp kendisini rahat bir odada; başucunda Sevin, Maurice, Papi ve başhemşire olduğu halde bulduğunda, bir beyin ameliyatından çıkalı üç ay geçmişti.

1977 yazı... Londra’da, hastane odasında Oğuz Atay’ın beynini bir ur kemirip duruyor. O sırada burada, memlekette ise Selim İleri’nin deyimiyle “herkes herkesin devrimci yargıcı olmuş”; Türkiye aydınları birbirlerini yiyip duruyorlar. O yılın ağustos ayının sonuna doğru, arkadaşı Hasan Bülent’e yazdığı bir mektupta aklında “Şu Çorak Hayat” adında bir roman fikri var. Şunları yazıyor mektubunda:

“Düşün bir, nasıl acılardır bütün bu insan ilişkileri, ama nasıl korkunç ve yalnızlık! Sait Faik, burada her şeyin bir insanı sevmekle bittiğini söylüyordu; bana kalırsa burada her şey sevmemek, sevmeyi bilmemek yüzünden bitiyor. Birer köylü gibi, köy kahvesinde toplumsal ilişkiler kurmakla yetiniyoruz. Hani çığlıklarımız? Hani, niçin şu şuna içinden geçenleri söylemez ki... Ve susulur ve sanılır ki, susmak erdemdir. Daha hâlâ toplumculuktan söz açsın bizim kentte yaşayan köylülerimiz. Hangi toplumculuk? Biz daha bireyden vazgeçtim, yüreğinden geçeni bile söyleyememiş insan sürüsüyüz, en aydın geçinenlerimiz bile...”

Oğuz Atay, Londra’ya gitmeden önce “Ben buradayım sevgili okur, sen neredesin?” çığlığını kopardığında; Türk edebiyatının en büyük romancılarından Ahmet Hamdi Tanpınar ise “sükût suikastına” uğramış bir halde öleli tam on yıl olmuştu.

Şimdi, o hastane odasında, 28 Mart 1977 günü günlüğüne yazdığına göre Oğuz Atay da tıpkı Selim İleri gibi yaralı beyninde bir hikâye kurmaktadır. Hikâyenin adı “Geleceği Elinden Alınan Adam”dır. Hikâyenin kahramanı ise uzun başlıkları seven bir yazardır. Hatta bir ara kafasından, “Karşıdan Karşıya Geçerken Neredeyse Ezilecek Kadın” adında bir hikâye yazmak da geçmişti.

Kurduğu hikâyeye göre; gazetelerde, dergilerde yazan bu kahramanı bir gün bir okuru evinde ziyaret eder. Okur, ölümünün yakın olduğunu düşündüğü ağır bir hastalıktan mustariptir. Gazetede mesela “Yazı otelimizde geçirin” diye bir ilan görse hiç dikkatini çekmeyecek olan bu adam, evine geldiği yazara “Beni anlat,” der. Yazar ise onun hastalığı hakkında ayrıntı ister ve bu ayrıntıların teknik olmasını rica eder. Birlikte ansiklopedilere bakarlar, ayrıntılara dalarlar. Ancak yazar bununla da yetinmez; hastalığının en ağır döneminde neler hissettiğini, çevresini gözleyip gözlemediğini, öteki hastalarla sosyal ilişkiler kurup kurmadığını ya da hastaneye giderken, doktor beklerken onlarla hasbihal edip hastalığını tartışıp tartışmadığını sorar. İyileşmeye nasıl başladığını öğrenmek ister. Hikâyesini anlatan adam ise geleceğiyle ilgili duyarlılıklarının üzerinde durmak isteyince anlaşamazlar. Yazar ille de bugün, bugün ve geçmiş diye tutturur.

Öte yandan, adamı bir de bürokrasi çok sıkmaktadır; kendisi bir dairede memurdur. Raporlar, izinler, kararlar arasında sıkışmıştır. Çalışabilir mi, çalışamaz mı? Doktorlar onu çalışamayacak kadar hasta, fakat tedavi edilemeyecek kadar da iyi buluyorlar. Devlet ne yapabilir? Ona boşuna para vermek istemez. Raporlar da hep kısa sürelidir. Yazar ise tüm bu gerçeklerin belgelenmesini ister ve “Bunları yazabilmem için noterden tasdikli suretler isterim,” der. Onun da başı beladadır; çünkü eleştirmenler, yazarların gerçekleri yansıtmadığını ileri sürerek onu suçlarlar sonra...

Aslında Oğuz Atay, bu hikâyede biraz da kendini anlatıyor. O yıllarda bizde roman, gerçek hayatın yansıması olarak anlaşılıyordu. Edebiyat, gerçekleri yazıya döküp egemen sınıfların yüzüne çarpılan bir Osmanlı tokadıydı; roman hem toplumcu hem gerçekçi olmalıydı. Oğuz Atay, o zamana kadar yazdığı romanlarında bunlardan hiçbirisini yapmamıştı. Üstüne üstlük küçük burjuva aydınlarını belgesiz, vesikasız tefe koymuştu!

Bu yüzden hikâye kahramanı yazar, durumunu yazacağı hastadan belge istiyor!

“Maddi hata yapana” af yoktu o sırada!

Oğuz Atay “Geleceği Elinden Alınan Adam”ı düşünürken, Türkiye 5 Haziran 1977 seçimlerine doğru gitmekteydi. Solun umudu olan Ecevit’in kazanacağı bu seçimlerin arifesinde, Selim İleri’nin deyimiyle memleket, “Ecevit Başbakan, manşetinden 13 namuslu milletvekili aranıyor” günlerine gelmiştir. İleri, o sırada “Çağdaş Bir Cinayet” adında bir roman........

© Habertürk