menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bir "mübadil" yazar ve "Susuz Yaz" hikayesi

185 0
07.06.2026

“Mübadele” bir iktisat terimidir. Arapçadır. “Bedel” kökünden gelir. Anlamı “değiş tokuş etmek, karşılıklı değiştirmek”tir.

Ancak bu terim Türkçede, 1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşması’yla birlikte “mal ve hizmetlerin el değiştirmesi”nden çıkıp “insanların karşılıklı olarak yer değiştirmesi” anlamına büründü. Bu, kelimenin mecazi genişlemesiydi.

Bu tarihten itibaren iki devlet, Türkiye ile Yunanistan nüfuslarının bir bölümünü karşılıklı olarak değiş-tokuş ettiler. Bir devlet öbür devlete insan verdi; öbürü de insana karşılık ona başka insanlar verdi.

Egenin öbür yakasından gelenlerin çoğu tek kelime Türkçe, bu yakasından öbür yakaya gidenlerin çoğu ise tek kelime Rumca bilmiyordu. Gidenler Rumca bilmediği için, gelenler Türkçe bilmediği için yeni yurtlarında aşağılandılar. Yer değiştirenlerin hemen hemen hepsi doğduğu evin anahtarını boyunlarına asmış öyle gitmişlerdi. Ama o anahtarı sokacak kilidi bir daha açmadılar. Egenin bu yakasında kiliseler, öte yakasında camiler boş kaldı.

Mübadeleyle birlikte bir coğrafya ruh ikizini kaybetti.

Oysa iki yakanın da insanları asırlar boyu aynı zeytinin gölgesinde serinlemiş, aynı şarkılarla coşmuş, aynı göğün yıldızları altında uyumuş, aynı denizin balığıyla beslenmiş, çocukları aynı masalın tılsımıyla sıcak yataklarına girmişti. Sonra bir gün, kafa kâğıtlarının sadece “din hanesinde” yazılanlar yüzünden ayırdılar birbirlerinden onları. Yük vagonlarına, köhne gemilere doldurdular. Gidenlerin çoğunun yeni kopardıkları tütün yaprakları henüz kurumamış, tandırda ekmekleri asılı kalmış, balkonlarındaki salkım saçak sardunyalara o gün su vermemişlerdi. Giderken yanlarında sadece hatıralarını ve yakıcı hasretlerini aldılar, o kadar.

Mübadil kafilelerinde erkekler, kadınlar, yaşlılar, çocuklar vardı. Bir çocuk için “mübadele”, büyüklerinin anlam veremediği o günün korkulu telaşıdır sadece. Bavullar toplanırken o oyuncaklarını düşünür. “Acele et, gidiyoruz” sözünden bir çocuk devletlerin fermanını anlamaz, onun için gitmek, dönmemek değildir. Oyuncaklarını yanına almış olabilir ama her gün saklambaç oynadığı avluyu yanında götüremez ki... Bir çocuğun en büyük serveti olan alışkanlıkları geldikleri yerde kalmış, yeni yerinde ürkek bir yabancı gibi, oyun oynayan çocukları uzaktan seyretmektedir şimdi. Ayrılığın acısı hemen içlerine oturmaz çocukların, yıllar sonra derinlerinde baş gösterir. Burunlarına gelen bir koku, kulaklarına gelen bir ezgi, dedelerinin anlattığı köyün adı bir haritada gözüne çarparsa mesela… İşte o zaman mübadelenin gerçek hikâyesi onların içinde büyür. Birkaç görüntü, uzak çocukluk anılarının sisi pusu içinde hep kımıldayıp durur:

Beyaz badanalı bir ev, kapının önündeki asma, kendisine gülümseyen bir komşu kadın, uzakta görünen bir minare ya da çan kulesi...

Bu hikâyenin içinde büyüdüğü çocuklardan birisiydi Necati Cumalı. Mübadil bir ailenin çocuğuydu. Ailesi Osmanlı dönemindeki adıyla Yunanistan’ın Florina bölgesinden Anadolu’ya gelmiş, İzmir Urla’ya yerleştirilmişlerdi. Aile Urla’ya geldiğinde Necati Cumalı, geliş anını hatırlamayacak kadar küçüktü. İnsan hafızası üç yaşına kadar uzanır derler, öncesi karanlıktır. Dolayısıyla Necati Cumalı, o büyük göç hikâyesini hep büyüklerinden dinleyerek büyüdü. Mübadeleyi tarih kitaplarından, siyasi hadiselerin gidişatından öğrenmedi, yakın çevresinin, ailesinin hayatlarını belirleyen bir kader olarak içinde büyüdü. Yazı yazmaya başladığı andan itibaren, ailesinin mübadil halleri onu hep rahatsız etti. Bu yüzden yazdıklarında mübadele dışarıdan gözlenen trajik bir tarihi hadise değil, aile hafızasının taşıdığı canlı bir tecrübe olarak sarı saman kâğıtlara geçti. “Makedonya 1900-Viran Dağlar” romanında hayatının ilk üç yılının geçtiği diyarları anlattı. Çoğu hikâyesinde Balkanlardaki Müslüman ahalinin hayatı, göç, yurtsuzluk ve kaybedilmiş cennet temalarını işledi. Kesif bir hasret kokarlar. Onda terkedilmiş yurt, bir hatıra mekânıdır. Makedonya sadece coğrafik bir bölge değil, yitik bir dünyadır. Onda nostalji romantik bir hal almaz, önüne geçilmeyen bir göç var evet, ama o göçe tabi tutulmuş insanların hayata tutunma mücadelesi de var. Mübadele sadece insanların evlerini değiştirmemiş, hafızalarını da değiştirmişti. Kahramanları yeni yurtlarında, eski yurtlarını hiç unutmaz, o sesler onları hep kovalar. Bu yüzden Necati Cumalı, Türk edebiyatında mübadelenin en sahici, en içerden anlatıcısı olarak çıkar ön plana.

Büyüdüğü Urla’yı çok sevdi. Ona şiirler yazacak kadar çok hem de…

Hukuk okudu. Avukat çıktı. Ege bölgesini köy köy dolaştı. Köylüyü çok iyi gözlemledi, onları yakından tanıdı. Arazi davalarına baktı. O gezilerden, mahkeme salonlarından yüzlerce hikâye dağarcığına yerleşti. Oturdu, çoğu gerçek o hikâyelerden, çok güzel bir edebiyat yarattı.

27 Mayıs 1960 askeri darbesi ve ardından Adnan Menderes’in idamının yarattığı travma tazeydi henüz. 1961 Anayasası da yavaş yavaş toplumun dokusuna nüfuz ediyordu. Yaşanan görece rahatlamayla peşe peşe kitaplar çıkıyor, kasaba ve köy hayatını merkezine alan “toplumcu gerçekçi” edebiyat patlama yapıyordu. Rumeli’nden Ege’ye göçmüş bir mübadil aileden gelen Necati Cumalı’nın “Susuz Yaz” kitabı, işte o dönemde 1962 yılında piyasaya çıktı.

“Susuz Yaz”, dünyanın en kadim hikâyelerinden Habil ile Kabil'in hikâyesine benzer bir hikâyedir. Bir “mülkiyet davasının” hikâyesidir. Avukatlık yaptığı yıllardan kalmadır.

Kurak bir yıldır o yıl, köyün tek su kaynağı küçük bir gölettir. Bu göletten hem tarlalara su gider hem de köylülerin ihtiyaçlarına… Gölet, Hasan Kocabaş adında hırslı ve bencil bir köylünün arazisi içindedir. Hasan’a göre göletin mülkiyeti kendisindedir, bu yüzden suyu diğer köylülerle paylaşmak istemez, göletin önünü kapatır. Hasan’ın vicdanlı kardeşi Osman abisinin bu kararını tasvip etmemekle birlikte onun büyüklüğüne karşı gelmez. Köylülerin tarlaları kurumakta ve herkes susuzluk çekmekte ama nafile… Köylüler mahkemeye gider, mahkeme geçici olarak Hasan’ı haklı görür, köylülerle Hasan arasında gerilim başlar, karşılıklı birbirlerine zarar verirler. Bir gece su başında Hasan bir köylüyü öldürür ancak cinayeti küçük kardeşi Osman’a yüklemek ister. Osman’ın yaşı küçüktür, az yatıp........

© Habertürk