menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

"Para görmüş" bir kuşağın "modern yetim" çocukları

479 0
22.04.2026

Önlerine, silahlandırdıkları Ermeni çetelerini katıp, o zamanlar “Elviye-i Selâse” olarak bilinen Kars, Ardahan ve Artvin’den Osmanlı topraklarına giren Ruslar, 1915 baharında Van’a varmadan; o yalçın dağlara, derin koyaklara, ferah yaylalara, gölün çivit mavisi sularına, insanı ayakta kaskatı kesen yaydıkları korkuları geldi önce.

Bu hadiseden otuz kırk yıl sonra yazacağı romanlarda, “insanın özgürlüğe giden yolda aşması gereken en büyük ve en insani eşik” olarak “korkuyu” tanımlayan Yaşar Kemal’in, Süphan dağının eteklerinde mukim ailesine de o “korkuyla” baş edebilmek için göç yolları göründü. Korku yaklaştıkça, yol üstündeki köyler batıya doğru kaçmaya başladılar. İstikamet belli ama menzil muğlaktı. Sadece gidiyorlar. Anadolu harabe… Hiçbir yerde hiçbir ocak tütmüyor, hiçbir dağda hiçbir çoban ateşi yanmıyor. Yıkık köprüler, yakılmış köyler, azgın akarsular, yol vermez dağlar… vahşi hayvanlar…

Başyapıtlarından birisi olan “Kimsecik Üçlemesi”ni yazarken, henüz doğmadan önceki yıllarına, babasının, annesinin, kalabalık ailesinin bu yolculuğuna gider büyük usta. Hikâyeyi ninesinden ve babasından dinlemiş. O yolculuğun ve yolculuk sonrasında ailesinin yaşadığı büyük trajedinin romanını yazmaya da babasından duyduğu şu söz vesile olmuş:

“Oğlum, biz Çukurova’ya doğru giderken, yolda sahipsiz kalmış çocuk sürülerini gördük.”

İşte biz, yetim kalmış “o çocuk sürülerinin” torunlarıyız.

Alaman gavuru çapsız İttihatçıları kafalayınca, ortalığın darmadağın olduğu bir dönemde, en hazırlıksız bir anımızda girdik harbe. Harp sırasında 300 bin asker cephelerde şehit düştü; 200 bine yakını, zor şartlarda, açlık belası ve tifüs gibi hastalıklardan kırıldı; 250 binden fazlası esir düştü veya sırra kadem bastı; Enver’in maceracı ruhuna kurban seçilmiş 90 bin köylü çocuğu Sarıkamış’ta soğuktan dondu; Çanakkale’de ise 250 bini şehit düştü. Savaşacak erkek nüfus zaten az, 2-3 milyon erkek birkaç sene içinde yok olup gitti. (“Hey On Beşli On Beşli” diyen Tokat türküsünü bilmeyenimiz yoktur sanırım. Neşenin değil büyük bir trajedinin türküsüdür o türkü. Yaşar Kemal “onları” yani “15’lileri” yazsaydı eğer muhtemelen şöyle yazardı: “Gök bakır gibi kızgın, yer demir gibi sertti o yıl; toprak ana, bağrına basacağı binlerce fidanın yasını tutar gibi içten içe uğulduyordu. Rumi bin üç yüz on beş doğumlu bu bebeler, henüz bıyıkları terlememiş, sesleri erkeksi bir tona dahi evrilmemişken, ellerine kına yakılıp 'vatan savunması' denilen o devasa yangının orta yerine sürüklendiler. Tokat’ın, Yozgat’ın, karlı dağlarının köylerinden kopup gelen on beşliler, sanki birer çocuk değil de bin yıllık koca çınarlarmış gibi omuzlarında dünyanın yüküyle yürüdüler. Her biri birer kınalı kuzu, her biri birer uçurum çiçeğiydi; Çanakkale’nin cehennem sıcağında, lise sıralarındaki kalemlerini bırakıp mermiyi namluya sürerlerken, aslında kendi geleceklerini değil, koca bir milletin bağrını da o ateşin içine sürdüler. Bugün o meşhur türkü kulaklarda yankılandığında, sanmayın ki neşedendir; o, toprağın derinliklerinde uyuyan, okul önlüğü yerine kefen giymiş o çocukların bitmek bilmeyen, kadim ve yürek paralayan ağıtıdır.” O çocukları Türkiye’nin çeşitli liselerinden toplayıp cepheye götürmelerinin en önemli sebebi, nüfusun gittikçe yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmasıydı. Evli erkekler cephede, karıları evde, çoğunun çocukları kayıp, Yaşar Kemal’in deyimiyle “sürü halinde vahşileşip çöllere düşmüş”, nüfus gittikçe azalıyor, bir çare bulmak lazım; lise çocuklarını cepheye gönderip cephedeki evli erkekleri evlerine birkaç günlüğüne izinli göndermek… Böylece nüfusun devamını sağlayarak toptan yok olmanın önüne geçmek… “Onbeşliler”in arkasındaki trajedi budur işte.)

İşte biz; yerlerine lise çocuklarını askere alıp eşleriyle halvet olup nüfusun devamını sağlasınlar diye evlerine bir süre izinli gönderilen o erlerin torunlarıyız. Çoğu karısının koynuna girip çok çabuk döndü cepheye ama çok azı harpten sonra döndü evlerine tıpkı “on beşliler” gibi.

Bu yüzden biz yetimi en bol milletiz.

Harp görmüş “yetim” kuşak da çocuklarını kendisi gibi büyütmeye başladı ister istemez. Bizde okulların yaz tatilinin diğer ülkelere göre uzun olmasının sebebi de çocuklardır. Hayır, çocuklarımızı düşündüğümüz, iyice dinlensinler, gelişmekte olan dimağları serin serin havalansın diye onlara uzun yaz tatili yaptırmıyoruz. Bizdeki uzun yaz tatillerinin sebebi, yazın çocukları tarlada çalıştırma mecburiyetinden doğdu. Erkek nüfus az, ekmeğe kıran girmiş, kıtlık var her yerde, çocukları mektepte uzun tutacağımıza, tarlada “uzun” tutalım da kursağımıza ekmek girsin diye düşündüler! (Rahmetli annem anlatırdı. 1920’lerde geçen çocukluğunu çok iyi hatırlıyordu. “Köyde o sene on kadın, on çocuk doğuruyorsa mesela, ancak üçü dördü hayatta kalıyordu. Kalan çocukları yaşatmak için köyün bütün kadınları seferber oluyordu oğlum,” diyordu. “Birazcık mısır, darı unu bulursak içine ot, talaş katıp tandıra yapıştırıyorduk, seferberlikte manda gönünden çarıklarını yedi millet de yalın ayak kaldı herkes benim çocukluğumda…”)

İşte biz; çocukları ölen o kadınlar tarafından hayatta kalsınlar diye büyütülen o arta kalmış neslin torunlarıyız.

Yetimliğimize açlık eşlik etmiştir hep.

Bizde bu hissiyat edebiyata ne yazık ki yeterince yansımadı. Bu hissiyattan yola çıkarak muhteşem romanlar yazmış olan Oğuz Atay’ın hem “Tutunamayanlar” hem de “Tehlikeli Oyunlar” romanlarının kahramanları, Nurdan Gürbilek’in deyimiyle “çocukluğunu yaşamadan büyümek zorunda kalmış”, bu yüzden “çocuk kalmış” kahramanlardır. Hepsi “vaktinden önce........

© Habertürk