menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

"Lazım olur…"

158 0
25.03.2026

Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” romanında, hiçbir yazarlık emaresini taşımayan ama Selim Işık’ın; onu büyük bir kedere gark eden, hatta sarsıcı bir yıkıma götüren intiharının peşine düşen, roman boyunca çıktığı yolculuktan elimizde tuttuğumuz romanın büyük yazarı olarak çıkan Turgut Özben’in yolu ister istemez Ankara’ya düşer. Bu şehirde Selim Işık’ın en yakın arkadaşlarından Süleyman Kargı ile tanışır. Oturup ortak arkadaşları Selim’den konuşurlar, onu anarlar, her şeyinden bahsedeler. Süleyman Kargı, Selim için bir ara, “Ne çok şeyi birden aklında tutardı,” der.

Vardır hepimizin böyle arkadaşları. (Benin böyle iki arkadaşım var: Kıymetli Mehdi Eker ile Ümit Fırat.) Karşımıza geçer, bir tarihi vakayı, unutulmuş bir hadiseyi, çok eski zamanlardan kalma birisinin hiç kimsenin aklında tutmadığı bir hareketini, bir özelliğini, yaptığı bir şeyi, çıktığı bir makamı, düğününü, bir başarısını, başarısızlığını sanki dün yaşanmış gibi en ince ayrıntısına kadar anlatırlar. Hafızasına hayran bırakırlar herkesi. Süleyman Kargı da, arkadaşı Selim Işık’a bu kadar çok şeyi aklında tutmasının sebebini sormuş, Selim de “Bir yerde lazım olur,” cevabını vermiş ve devamında “Biz harp çocuğuyuz. Hiçbir şey atmayız kolayca. Ona da bir müşteri çıkar,” demiş.

Romandan bu ayrıntıyı, geçen yazıda sözünü ettiğim “Bir Dönüm Noktası Olarak Tutunamayanlar ve Oğuz Atay” kitabında aktaran Murat Belge; Selim Işık’ın sözünü ettiği bu “atılmayan nesnenin”, bir mal, eşya falan değil, eşya metaforu üstünden “düşünce türünden şeyler” olduğunu söyler.

Oğuz Atay haklı. Biz hem eski düşüncelerimizden hem de eski eşyalarımızdan kolay kolay vazgeçmeyen bir milletiz.

“Düşünce türünde şeylerden” kolay kolay vazgeçmeyenler halk değil, aydınlardır. Halkın düşünceyle pek işi olmaz. Onun kavgası, öteden beri ideoloji değil, ekmek kavgasıdır. Hangi iktidar ona biraz daha “refah, mutluluk ve güvenlik” vadediyorsa ona gider. Dozunda bir monarşiye karşı çıkmaz ama diktatörlerden de pek haz etmez. Düşünce zabitlerine pirim vermez. Birilerinin tepeden ona bir şeyler empoze etmesi hoşuna gitmez. “Kurtarıcıların” peşine takılmaz. Her söze kanmaz. Eşeğini sağlam kazığa bağlamayı, bu hayvanla ilişki kurduğu günden beri öğrenmiş, bir daha unutmaz. Bir iktidar onun dinine, inancına karışmaz, bağlı olduğu geleneksel değerlerine küfretmez de onu zenginlik içinde yaşatacağına inandırır, üstüne onu biraz daha güven içinde, biraz daha mutlu kılacağı sözünü verirse kolayca gidip ona oy verir. Türkiye’de ahalinin partiler arasında bu kadar kolayca geçiş yapmalarının sebebi budur. Vaktiyle CHP’ye oy verenler; daha müreffeh, daha mutlu, daha güvenli bir hayat vaat eden DP’ye bir anda hurra diye kolayca geçmelerinin sebebi budur. Bu süreç günümüze kadar böyle devam etmiş. Bir dönem “sağ partilere” oy verenler, başka bir dönem rahatlıkla “sol partilere” oy vermekten geri durmamış. Bunu yaparken de kendini, kendi fikrine ihanet eden bir “hain” olarak görmemiş. Onun derdi “maişettir”, “rızkını temin” etmektir, “Medar-ı Maişet vapuru” nereye dümen kırarsa, o vapura atlamaktan yüksünmez.

Ama aydınlar için durum böyle değildir. Bir aydının en değerli varlığı “ideolojisi”dir. İdeolojisi adına can verir, can alır… İdeolojisi öl derse ölür, lideri “yak” derse, kafasına benzin bidonunu döküp bedenini ateşe verebilir. Hayatta en hakiki mürşit Şeyh’tir onun için. Çoğu aydın, siyasi fikirlerini çok genç yaşlarda edinir.........

© Habertürk