menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

"Lazım olur…"

120 0
wednesday

Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” romanında, hiçbir yazarlık emaresini taşımayan ama Selim Işık’ın; onu büyük bir kedere gark eden, hatta sarsıcı bir yıkıma götüren intiharının peşine düşen, roman boyunca çıktığı yolculuktan elimizde tuttuğumuz romanın büyük yazarı olarak çıkan Turgut Özben’in yolu ister istemez Ankara’ya düşer. Bu şehirde Selim Işık’ın en yakın arkadaşlarından Süleyman Kargı ile tanışır. Oturup ortak arkadaşları Selim’den konuşurlar, onu anarlar, her şeyinden bahsedeler. Süleyman Kargı, Selim için bir ara, “Ne çok şeyi birden aklında tutardı,” der.

Vardır hepimizin böyle arkadaşları. (Benin böyle iki arkadaşım var: Kıymetli Mehdi Eker ile Ümit Fırat.) Karşımıza geçer, bir tarihi vakayı, unutulmuş bir hadiseyi, çok eski zamanlardan kalma birisinin hiç kimsenin aklında tutmadığı bir hareketini, bir özelliğini, yaptığı bir şeyi, çıktığı bir makamı, düğününü, bir başarısını, başarısızlığını sanki dün yaşanmış gibi en ince ayrıntısına kadar anlatırlar. Hafızasına hayran bırakırlar herkesi. Süleyman Kargı da, arkadaşı Selim Işık’a bu kadar çok şeyi aklında tutmasının sebebini sormuş, Selim de “Bir yerde lazım olur,” cevabını vermiş ve devamında “Biz harp çocuğuyuz. Hiçbir şey atmayız kolayca. Ona da bir müşteri çıkar,” demiş.

Romandan bu ayrıntıyı, geçen yazıda sözünü ettiğim “Bir Dönüm Noktası Olarak Tutunamayanlar ve Oğuz Atay” kitabında aktaran Murat Belge; Selim Işık’ın sözünü ettiği bu “atılmayan nesnenin”, bir mal, eşya falan değil, eşya metaforu üstünden “düşünce türünden şeyler” olduğunu söyler.

Oğuz Atay haklı. Biz hem eski düşüncelerimizden hem de eski eşyalarımızdan kolay kolay vazgeçmeyen bir milletiz.

“Düşünce türünde şeylerden” kolay kolay vazgeçmeyenler halk değil, aydınlardır. Halkın düşünceyle pek işi olmaz. Onun kavgası, öteden beri ideoloji değil, ekmek kavgasıdır. Hangi iktidar ona biraz daha “refah, mutluluk ve güvenlik” vadediyorsa ona gider. Dozunda bir monarşiye karşı çıkmaz ama diktatörlerden de pek haz etmez. Düşünce zabitlerine pirim vermez. Birilerinin tepeden ona bir şeyler empoze etmesi hoşuna gitmez. “Kurtarıcıların” peşine takılmaz. Her söze kanmaz. Eşeğini sağlam kazığa bağlamayı, bu hayvanla ilişki kurduğu günden beri öğrenmiş, bir daha unutmaz. Bir iktidar onun dinine, inancına karışmaz, bağlı olduğu geleneksel değerlerine küfretmez de onu zenginlik içinde yaşatacağına inandırır, üstüne onu biraz daha güven içinde, biraz daha mutlu kılacağı sözünü verirse kolayca gidip ona oy verir. Türkiye’de ahalinin partiler arasında bu kadar kolayca geçiş yapmalarının sebebi budur. Vaktiyle CHP’ye oy verenler; daha müreffeh, daha mutlu, daha güvenli bir hayat vaat eden DP’ye bir anda hurra diye kolayca geçmelerinin sebebi budur. Bu süreç günümüze kadar böyle devam etmiş. Bir dönem “sağ partilere” oy verenler, başka bir dönem rahatlıkla “sol partilere” oy vermekten geri durmamış. Bunu yaparken de kendini, kendi fikrine ihanet eden bir “hain” olarak görmemiş. Onun derdi “maişettir”, “rızkını temin” etmektir, “Medar-ı Maişet vapuru” nereye dümen kırarsa, o vapura atlamaktan yüksünmez.

Ama aydınlar için durum böyle değildir. Bir aydının en değerli varlığı “ideolojisi”dir. İdeolojisi adına can verir, can alır… İdeolojisi öl derse ölür, lideri “yak” derse, kafasına benzin bidonunu döküp bedenini ateşe verebilir. Hayatta en hakiki mürşit Şeyh’tir onun için. Çoğu aydın, siyasi fikirlerini çok genç yaşlarda edinir. Edindiği andan itibaren ona göğsünü siper eder, ona tutkuyla bağlanır, onu canhıraş bir şekilde savunmak, “geniş kitlelere benimsetmek” için bazen elde kalem, bazen belde silah er meydanına atılır. Bir süre sonra o fikrin en “bağnazı” olur. Bu kronik sorun, modernleşme tarihimizin başlangıcından beri en büyük sorunumuz olduğu halde, hiç kimsenin onu sorun olarak görmemiş olması başlı başına bir sorundur zaten. Bir ideolojiye körü körüne inanan, ona dört elle sarılan ister istemez karşıt fikri, ideolojiyi “düşman” bellemek zorunda kalır. Tanzimat’tan beri aydını tasallutu altına alan bu zihniyet Türkiye’de siyasetin de medyanın da eğitimin de ve hatta gündelik sohbetlerin de zehri haline gelmiş. Acı olan hiç kimsenin, iki yüz seneden beri bu zehre bir panzehir aramamış olmasıdır.

Peki, Selim Işık’ın deyimiyle bir türlü vazgeçmeyip günün birinde “lazım olur” diye hep kafasının içinde muhafaza ettiği bu “fikri bağnazlığın” sebebi nedir? Neden bu kadar yaygındır bu bağnazlık?

Çünkü biz modernleşmeyi “kutuplaşma” olarak algıladık ilk günden itibaren. Gömleği yanlış ilikledik. Meşrutiyet dönemi aydınları Doğu-Batı meselesinde birbirlerinin kafasını gözünü yardılar. Cumhuriyetle birlikte, devrim yapan Kemalistler, yaptıkları devrimi korumak için “muhafazakâr” olmaları gerekirken, kendi yaptıkları devrimin “devrimcisi” oldular. Bu durum da onları kısa süre zarfında birer statüko zabiti yaptı. Kemalistlerin karşısında konumlanan muhafazakâr-İslamcılar ise “sorgulanamaz” bir “inanç” fikrine saplandılar. Milliyetçiler ise “vatan-millet-Sakarya” retoriğiyle herkese eleştiriyi yasakladılar. Sosyalist solcular da Kemalizm’le-Marksizm arasında “beynamaz” kaldılar.

Zamanla herkes kendi “kutsal” alanına çekildi. Sınırlarını belirledi, “kırmızı çizgisini” çekti. O sınıra, o çizgiye, o kutsal alana dokunan, onu ihlal eden herkese anında “dönek”, “vatan haini, “yabancı ajanı” damgasını yedi. Tanzimat’tan beri, fikir bir temelden çok kültürel bir refleks olan bu “görünmez” sorunun hiç kimse farkına varmadı, gün geldi bu “illet” bir davranış kalıbı haline gelip bütün toplumsal benliğimizi kuşatması altına aldı.

Bu atmosfer hepimizin “hakikati” görmesini engelledi. Hakikati kimse aramaz oldu, arayanlar Şule Gürbüz’ün deyimiyle “bulup canını okumak” için onu aradı. Descartes’in dediği gibi “doğruluğunu apaçık bilmediğimiz hiçbir şeyi doğru kabul etmemek” varken, biz “ecdadımız böyle buyurdu”, “partimiz bunu emrediyor”, “ideolojik doğrultumuz budur”, “önderin, şefin talimatı bu şekildedir”, “bu bizim kırmızı çizgimizdir” diyerek düşünmeyi bırakıp, başkalarının, partinin, şefin, ideolojinin bizim yerimize “en doğrusunu” söyleyeceğine iman edip vazgeçtik bireysel düşünmekten.

Bu yüzden fikri evrim suç sayıldı. Soldan sağa veya sağdan sola “dönme”, “değişim” olarak algılandı. Değişimin sağdan sola veya soldan sağa değil de aşağıdan yukarı veya yukarıdan aşağı olacağı göz ardı edildi. Bir gazetecinin, bir yazarın, farklı düşünen bir alimin, entelektüelin misal yirmi beş sene önceki düşüncelerini, zamanın ruhuna uygun olarak revize etmeye kalkması “döneklik” olarak algılandı, hatta “satılmış” damgasını yemesine neden oldu. Oysa gerçek aydın, yanlış gördüğü şey karşısında anında tavır değiştiren aydındır.

Bu durum sadece bir tarafa özgü bir durum değildir. Bağnazlık, dini, siyasi, milliyetçi, etnik veya sol ideolojilerde aynı şekilde tezahür ediyor. Sorun hepsinin sorunu ama kimse üzerine almıyor. Sanki bu bağnazlık sadece karşı tarafa mahsusmuş gibi telakki ediliyor. Laikler “bağnazlığı” sadece dindarlarda ararken, muhafazakâr-dindarlar ise “Atatürkçü bağnazlığı” laiklerde görüyor.

Peki sonuçta olan ne?

Toplumsal diyaloğun sıfıra indiği, kutuplaşmanın nirvanaya çıktığı kavgalı, mutsuz koca bir toplum… Memleketin önüne örülen kalın bir duvar… Ekonomi, eğitim, kültür, dış politikada muazzam bir tıkanma…

Bu yüzden fikri bağnazlık, akla yapılan en büyük düşmanlıktır. Biz insanız, en büyük gücümüz her şeyi sorgulama ve şartlara göre değişme yeteneğimizdir. Bu gücümüzü kaybedersek, sadece birbirimizi değil, kendimizi de kandırmış oluruz. Fikri taassubun panzehri delile dayalı, müsamahakâr bir tartışma kültürüdür.

Günün birinde “lazım olur” diye aklımızın bir köşesinde hep muhafaza ettiğimiz eski düşünceler sadece aklı öldürür, hakikati etrafımızdan kovar.

Gençliğinden beri hiçbir konuda fikrini değiştirmemiş, “bir müşterisi çıkar” diye ideolojisine imanla bağlı kalmış “siyasi sadakat ehlinden” hiç kimseye fayda gelmez.

Günün birinde “bir müşterisi çıkar” diye kolay kolay vazgeçemediğimiz modası geçmiş ideolojilerimiz gibi, günün birinde “lazım olur” diye kullanmadığımız eşyayı da atmıyoruz. Oğuz Atay, hem “atılmayan fikirler” hem de “atılmayan şeyler”den bahsederken gerçek bir sosyolojik gözlemden yola çıkıyordu.

Hepimizin evlerinde “depolar” var. O depolarda yenisiyle değiştirdiğimiz koltuk kanepelerden eski sandalyelere, eski halı ve kilimlerden kazma küreklere, kırık avizelerden yayları dökülmüş yataklara, kullanılmayan bavullardan yırık pırtık ayakkabılara, tomar tomar eski elektrik faturalarından şarj kablosu, kırık tornavida, yıllardır giyilmemiş libasa kadar aklınıza ne gelirse her şey var. Hepsi tozlanmış, harap halde ama hepsi “günün birinde lazım olur” diye orada bekleyip duruyorlar.

Oğuz Atay’ın deyimiyle “biz harp çocuğuyuz” ya kıtlık görmüş ya bir önceki kuşak, “Bir gün lazım olur” cümlesi Türkiye’deki evlerin gizli marşıdır şimdi adeta. Annelerimizden, babalarımızdan, dedelerimizden miras kalmıştır bu marş bize. Onlar bizi, “eski şeyleriniz atmayın, yarın lazım olur” düsturuyla büyütmüşler. Zira onların zamanında çorap delinse yamalanır, pantolon eskirse bahçe pantolonu olur, miadı dolmuş bir ansiklopedi “belki torun okur” diye rafa kalkardı. İsraf günah, atmak ise neredeyse ihanetti. Bu yüzden çoğu evlerimiz küçük birer müze... O müzenin her köşesinde ise bir “ileride lazım olur” anıtı bizi bekler.

Heyhat gelin görün ki o “ileride” bir türlü gelmez.

Belki de bir orta yol bulmak gerek. Gerçekten değer verdiğimiz birkaç şeyi; bu eski bir fotoğraf albümünü olur, dedenin köstekli veya duvar saati olur, ninenin çeyizinden eski bir semaver olur, ilk alınan radyo olur mesela veya ilk aşk mektubunu olur, onları saklayalım. Geri kalanları özgür bırakalım. Çünkü “lazım olur” diye beklerken, asıl lazım olanı kaçırıyoruz: Ferah bir ev, hafif bir zihin, akıp giden bir hayat…

“Lazım olur” diye atmamak güzel bir alışkanlık. Ama bazen, lazımsızları atmak da bir erdem. Hayatın kendisi gibi: Tutmakla bırakmak arasında ince bir denge.

Eşyanın olduğu gibi ideolojilerin de “son kullanma tarihleri” vardır. Zaman onların da üzerinden silindir gibi geçer. Size eski gelen fikirlerinizi, ideolojilerinizi atarken sakın üzülmeyin, israf yapmış olmazsınız!

Çünkü en büyük israf, aslında zihinlerdeki kıtlıktır.


© Habertürk