20. Yüzyıl klasiğine 21. Yüzyıl yorumu
Fransız yazar Albert Camus’nün 1942’de yayımlanan “Yabancı” (L'Étranger) adlı romanı, geçip giden yıllar içinde 20. Yüzyıl edebiyatının en önemli eserlerinden biri olarak kabul gördü. Dünya yazını üzerindeki etkisinin yanı sıra adı varoluşçuluk akımıyla birlikte de anıldı.
Sinema uyarlamalarına baktığımızda, akla önce İtalyan yönetmen Luchino Visconti’nin 1967’de gösterime giren aynı adlı filmi geliyor. Zeki Demirkubuz’un, İstanbul’da geçen hayli serbest uyarlaması “Yazgı”sını (2001) da unutmamak gerekiyor.
Romanın şöhretiyle kıyaslandığında uyarlamaların sayısı az görünüyor ama modern sinema üzerindeki genel etkisi bence daha derin. Özellikle de 1960’ların yenilikçi sinema akımları üzerinde…
Fransız yönetmen François Ozon’un “Yabancı” (L'Étranger) uyarlamasına baktığımda, Demirkubuz’un “Yazgı”sı gibi öyle çok serbest bir edebiyat uyarlamasına imza attığını söyleyemem. Buna karşılık, getirdiği yorum ve yaptığı bazı önemli değişikliklerle, özgün ve ilgiye değer bir uyarlama ortaya koyduğunu düşünüyorum.
Ozon, 1940’ların başında Cezayir’de geçen romanı günümüzün perspektifinden ele alıyor; Fransız sömürgeciliğini ve o yıllarda ülkenin her yanına sinen ırkçılığı, ayrımcılığı ön plana çıkarıyor.
O yüzden açılış sahnesindeki arşiv görüntüleri, daha doğrusu o yıllarda çekilen belgesel, Ozon’un filminin niyetini daha ilk andan belli ediyor. Belgeselin anlatıcısı, “Cezayir’in Fransa sayesinde nasıl çağ atladığından” söz ediyor; dar yokuşlu sokakları ve geleneksel mimariyi küçümsüyor, ülkedeki yerel kültür üzerinde baskı uygulayan Fransız kolonyalizmini ise göklere çıkarıyor. Sonraki yıllarda olup bitenleri, özellikle de Cezayir’in Fransa’ya karşı verdiği bağımsızlık savaşını düşündüğünüzde, alaycı bir ifadeyle seyrettiğiniz görüntüler bunlar… Ama az sonra başlayacak filmin nasıl bir tarihsel ve sosyal çevrede geçtiğini mükemmel şekilde özetliyor. Çünkü açılıştaki arşiv görüntülerinin ardından, filmin ana karakteri Mersault’nun Cezayir’in yerel halkı ve Araplarla kurduğu ilişkiye farklı bir yerden bakıyoruz.
Mersault’nun hikâyeyi şekillendiren eylemi, yani “Bir Arap’ı öldürmesi”, tarihsel bir çerçevenin içine yerleşiyor böylelikle. Sömürgecinin egemen diliyle başlayan film, Mersault ile çevresindeki Fransızların bu ayrımcı dille uzlaşma içinde yaşadıklarının altını çiziyor. Böylelikle, Mersault’nun bir Arap’ı öldürmesiyle sonuçlanan olayları kolonyalist zihniyetin eleştirisiyle birleştiriyor. Romandakinin aksine öldürülen Arap’ın bir ismi var: Musa veya Moussa (Abderrahmane Dehkani)… Kız kardeşi de romana göre filmde daha çok yer alan bir karaktere dönüşüyor.
Ozon, tüm bu değişiklikleri, Albert Camus’nün klasik eserinin eleştirisinden ziyade bir çeşit “yeniden okuma” gibi yapıyor. Roman yayımlandığında, Cezayir’de büyüyen Camus’nün yıllarca yaşadığı ülkeye, sömürgeciliği savunan milliyetçi bir Fransız gibi bakmadığı herkes tarafından biliniyordu elbette ama yine de öldürülen Arap’ı isimsiz bırakması nedeniyle tepki çekmişti. Yeri gelmişken, Ozon’un bir söyleşisinde Camus’yü savunduğunu belirtelim. Ben de kendi adıma romanın 1940’ların politik iklimine göre yazıldığını ve Arap’ın isimsiz........© Habertürk
