İran savaşının diğer cephesi
Gerçekliğin nesnel zemininden kopartılıp bir algı mühendisliğine dönüştüğü Post-Truth çağı, uluslararası siyasetin en karanlık ve en sofistike dönemlerinden birini yaşıyor bugünlerde yine.
İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik Epic Fury (Destansı Öfke) adlı askeri harekat ve bu harekata eşlik eden lider söylemleri, aslında modern dünyanın yabancısı olduğu bir durum değil. Daha önce Bosna’da, Irak’ta, Suriye’de, Mısır’da, Filistin’de ve daha birçok yerde karşılaştığımız hakikat krizinin güncel ve tehlikeli bir tezahürüyle karşı karşıyayız yine.
Trump ve Netanyahu’nun sosyal medya üzerinden yürüttüğü ve resmi açıklamalarla perçinledikleri retorik, bize 2003 Irak işgalindeki o meşhur kitle imha silahları yalanını ya da 11 Eylül sonrası kurgulanan şer ekseni söylemini hatırlatıyor. Ancak arada bir fark var. Bugün bu söylemsel inşa, dijital yankı odaları sayesinde çok daha hızlı ve itiraz kabul etmez bir biçimde rızaya dönüştürülüyor maalesef.
Diyeceksiniz ki ne Trump ne de Netanyahu’nun bu savaşı meşrulaştırma söylemlerine zaten kimse inanmıyor. Gazze’de yüzyılın en büyük soykırımını acımasızca gerçekleştiren Netanyahu’nun ya da Venezüella devlet başkanını yatağından bir gecede alıp kendini geçici Venezüella devlet başkanı ilan eden Trump’ın meşrulaştırma söylemlerine ihtiyacı mı var ki diye de düşünüyoruz. Evet ama zaten bu meşrulaştırma ya da rıza üretimi hakikatin farkında olanlar ya da buna önem veren, vicdan sahibi insanlar için değil, kendilerine oy verenler ya da okula yağan bombaları dans eşliğinde kutlayanlar için. Dolayısıyla her ikisi de bir yandan İran’a savaş açarken bir yandan da ikna edebildikleri kadar insanı ikna etmeye çalışıyorlar. Bunu da söylemleri üzerinden ince mühendislik çalışmalarıyla yapıyorlar.
Bu süreçte karşımıza çıkan en belirgin stratejileri, ABD ve İsrail’in saldırıyı hukuki bir çerçeveden ziyade ahlaki ve varoluşsal bir zorunluluk gibi sunmalarıdır. Netanyahu’nun medeniyeti koruma iddiası ve Trump’ın mutlak kötülüğü durdurma vurgusu, siyaseti rasyonel bir müzakere alanından çıkarıp bir iyi-kötü savaşına hapsediyor. İyi ile kötünün taraflaştığı bir noktada da herkes sözde kötüyle empati yapmayı ahlaki olarak sorunlu buluyor doğal olarak. Bu da inşa ettikleri stratejinin belkemiğini oluşturuyor. Hesapları bu en azından.
Dün başlayan ama elbette çok daha öncesinden inşa edilmeye çalışılan sözde hakikat, sahadaki askeri veriler veya uluslararası hukuk kurallarından çok daha fazlasını ifade ediyor. Burada liderlerin kurguladığı ve kitlelerin duygularına hitap eden devasa bir illüzyonla karşı karşıyayız.
Zaten post-truth tam da burada devreye giriyor. Kanıta dayalı gerçekliğin yerini, arzulanan arzu edilen gerçeklik alıyor. Bunun sonucu olarak da bugünlerde İran ve diğer Körfez ülkelerin........
