Kur mu hızlansın, dezenflasyon mu sürsün?
Türkiye’de yeniden bir kur tartışmasıdır gidiyor. “Kur daha fazla yükselmeli”, “Bu kur sürdürülemez”, “Türk Lirası fazla değerli” diyenler var. Kurun daha hızlı artırılmasını savunanların temel argümanı da tanıdık: İhracatçı rahatlasın, ithalat pahalılaşsın, dış ticaret dengesi düzelsin, ekonomi daha rekabetçi hale gelsin.
Ama bu tartışmada çok önemli bir nokta gözden kaçırılıyor. Türkiye hâlâ dezenflasyon programı uyguluyor ve bunun en önemli çıpalarından biri döviz kuru.
Dolayısıyla kuru hızlandırmak, yalnızca ihracatçının rekabet gücünü artırmak anlamına gelmiyor. Aynı zamanda enflasyonla mücadele edilen bir ekonomide maliyetleri yeniden yukarı çekmek anlamına geliyor.
Kur artınca sadece dolar artmıyor
Türkiye ekonomisinde döviz kuru, tüketicinin yalnızca ithal ettiği malın fiyatını belirlemiyor.
İthalatın büyük bölümü ara malı, hammadde, enerji ve yatırım mallarından oluşuyor. Yani döviz kurundaki artış, fabrikaya, tarlaya, nakliyeye ve sonunda market rafına kadar uzanan bir maliyet zinciri yaratıyor.
Sanayi ürünlerinde ithal girdinin payı konusunda TCMB’nin hesaplamaları yaklaşık yüzde 44’lük bir orana işaret ediyor.
Bunun anlamı basit: Döviz kurunu hızlandırdığınızda ithalat fiyatlarını artırıyorsunuz. İthalat fiyatlarını artırdığınızda üretim maliyetlerini yükseltiyorsunuz. Üretim maliyetlerini yükselttiğinizde de enflasyona yeniden merhaba diyorsunuz.
Üstelik bu yalnızca sanayinin meselesi değil. Enerji ithalatı üzerinden tarımın, ulaştırmanın, lojistiğin ve hizmetlerin maliyetleri de etkileniyor.
O nedenle “Kur artsın, ihracat kurtulsun” kadar basit bir denklem yok.
Kur artışının ihracata sağlayacağı avantaj ile enflasyona vereceği zarar aynı anda hesaplanmalı.
Döviz pozisyonları ne diyor?
Asıl ilginç olan da burada.
Eğer Türkiye’de döviz kurunun önümüzdeki dönemde hızlanacağına ilişkin güçlü bir beklenti varsa, bunu önce şirketlerin bilançosunda görmemiz gerekmez mi?
Oysa tam tersini görüyoruz.
Finansal kesim dışındaki şirketlerin net........
