menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bir ses, bir şiir, bir mücadele: Azze lal’i aşk

28 0
21.08.2026

Türk Dili ve Edebiyatı, Türk Şiiri ve Türk Şairlerine Vefa yazı dizimin bir başka söyleşi konuğu; değerli arkadaşım, eski radyo programcısı ve şiir yorumcusu Azze Lal’i Aşk. Sesiyle şiirlere hayat verirken, yaşamın karşısına çıkardığı zorluklara karşı gösterdiği güçlü duruşuyla da dikkat çeken Azze Lal’i Aşk, yalnızca sanat yolculuğuyla değil, mücadele azmi ve hayata tutunma iradesiyle de birçok insana ilham veriyor.

Bu söyleşide; radyo mikrofonlarından şiirin duygu yüklü dünyasına uzanan yolculuğunu, sanatla kurduğu bağı, şiir yorumculuğunu ve hayata dair biriktirdiklerini kendi sözleriyle dinleyeceğiz.

Merhaba Azze Lal’i Aşk, hoş geldiniz. Sizi henüz tanımayan okurlarımız için Azze Lal’i Aşk’ı kendi cümlelerinizletanıtır mısınız? Hayat yolculuğunuzun sizi bugün bulunduğunuz noktaya taşıyan önemli durakları neler oldu? Ayrıca “Azze Lal’i Aşk” mahlası nasıl ortaya çıktı? Bu ismin sizin için taşıdığı anlam nedir ve hikâyesinde nasıl bir duygu saklıdır?

Sevgili Jale Hanım hoş buldum sizde hoş geldiniz .. Beni henüz tanımayan okurlarımıza kendimi anlatmam gerekirse; Erzurum’da doğmuş, Zonguldak’ta büyümüş ve bugün Ankara’da hayatını sürdüren bir kadınım. Hayatım, farklı şehirlerin, farklı insanların ve farklı yaşanmışlıkların izlerini taşıyor. Erzurum’un bana kattığı kökler, Zonguldak’ta geçen yıllarım ve Ankara’da şekillenen hayatım, beni bugün olduğum kişiye taşıyan yolun önemli durakları oldu. Hayat yolculuğumda beni en çok değiştiren şeyler; yaşadığım sevinçler kadar kırgınlıklarım, kazandıklarım kadar kaybettiklerim ve tanıdığım insanlar oldu. Güvendim, yanıldım, sevindim, kırıldım, sustum, yeniden başladım. Her yaşadığım olay bana insanı, hayatı ve en önemlisi de kendimi biraz daha tanımayı öğretti. Zamanla şunu öğrendim: İnsan bazen en büyük derslerini, en çok canını acıtan yerlerden alıyor. Ve ne kadar kırılırsa kırılsın, insanın kendinden ve içindeki güzel duygulardan vazgeçmemesi gerekiyor.“aZze LaL’i aŞk” ise benim için sadece bir isim ya da mahlas değil; hayatımın, duygularımın ve içimde taşıdığım hikâyenin bir yansıması. “Lal” benim için söyleyemediğim, içimde sakladığım, bazen kelimelerin bile anlatmaya yetmediği duyguları temsil ediyor. “Aşk” ise yalnızca bir insana duyulan sevgi değil; hayata, insana, dostluğa, sevgiye ve umuda rağmen kalbin kapısını kapatmamak demek. Bu ismin içinde biraz suskunluk, biraz yaşanmışlık, biraz kırgınlık; ama hepsinden daha güçlü bir şekilde sevgi, sadakat ve umut saklı. Benkendimi kusursuz biri olarak tanımlamam. Düşen, kırılan, bazen yorulan ama her defasında yeniden ayağa kalkmayı öğrenen bir kadınım. Çünkü hayat bana, başımıza gelenlerden çok, başımıza gelenlerden sonra kim olduğumuzun önemli olduğunu öğretti. Belki de “aZze LaL’i aŞk” ı en güzel anlatan cümle şu olur: kendi yolunu çizen; yaşadıklarıyla olgunlaşmış, sustuklarıyla derinleşmiş ama bütün kırgınlıklarına rağmen sevmekten ve umuttan vazgeçmemiş bir kadının hikâyesidir “aZze LaL’i aŞk”

2. Bir dönem radyo programcılığı yaptınızı biliyorum. Radyo günlerinizden bugüne baktığınızda, mikrofon başında edindiğiniz deneyimlerin kişiliğiniz ve insanlarla kurduğunuz iletişim üzerindeki etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Radyo programcılığı benim hayatımda sadece bir dönem değil, insanı ve hayatı daha yakından tanımamı sağlayan çok özel bir deneyim oldu. Mikrofonun başına geçtiğimde aslında yalnızca konuşmadığımı; karşımdaki insanların duygularına, hikâyelerine ve bazen de hiç kimseye anlatamadıkları taraflarına dokunduğumu fark ettim. Radyo bana en çok dinlemeyi öğretti. İnsanlarla iletişim kurmanın sadece güzel konuşmaktan değil, karşındaki insanı gerçekten duyabilmekten geçtiğini öğrendim. Kimi zaman bir şarkı, kimi zaman tek bir cümle, bir insanın gecesine dokunabiliyor. Bunun sorumluluğunu hissetmek, bana daha anlayışlı, daha sabırlı ve insanlara karşı daha duyarlı olmayı öğretti. Mikrofon başında edindiğim en büyük kazanımlardan biri de farklı hayatlara dokunmak ve birbirinden çok farklı insanların ortak duygularında buluşabilmekti. Çünkü yaşadığımız hayatlar farklı olsa daözlemlerimiz, sevinçlerimiz, kırgınlıklarımız ve umutlarımız çoğu zaman aynı. Bugün geriye dönüp baktığımda, radyo günlerinin bana yalnızca güzel anılar bırakmadığını; insan ilişkilerime, iletişimime ve hayata bakışıma da önemli bir iz bıraktığını düşünüyorum. Mikrofonu bıraksanız bile, orada öğrendiğiniz insanları dinleme ve onların yüreğine dokunabilme hâli sizinle kalıyor. Belki de bu yüzden bugün hâlâ insanlarla kurduğum iletişimde kelimelerden önce duyguyu, konuşmaktan önce dinlemeyi önemsiyorum. Radyo bana sesimi kullanmayı değil, bir sese yürek katmayı öğretti.

3. Radyo yayıncılığı ile şiir yorumculuğu arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz? Sizce iyi bir şiir yorumcusunda yalnızca güçlü bir sesin olması yeterli midir?

Bence radyo yayıncılığı ile şiir yorumculuğu birbirini tamamlayan iki alan. Radyo bana mikrofonun arkasındaki sesi değil, mikrofonun karşısındaki insanı da düşünmeyi öğretti. Bir şiiri seslendirirken de aslında yalnızca dizeleri okumuyorsunuz; o dizelerin karşı tarafta nasıl bir duyguya dönüşeceğini düşünüyorsunuz. İyi bir şiir yorumcusunda elbette güçlü ve etkileyici bir ses önemli ama tek başına kesinlikle yeterli değil. Ses, şiirin kapısını açan anahtar olabilir; fakat o kapının ardındaki duyguyu dinleyene ulaştıran şey sesteki samimiyet, vurgu, nefes, sessizlik ve en önemlisi de hissedebilme yeteneğidir. Bazen bir kelimeyi yükseltmekten çok, doğru yerde susmak şiirin duygusunu daha güçlü anlatır. Bazen tek bir dizeyi öyle bir hisle söylemek gerekir ki dinleyen, o cümlenin kendi hayatından geçtiğini düşünsün. Benim için şiir yorumculuğu, güzel bir sese sahip olmaktan çok, o sesi bir başkasının yüreğine dokundurabilme sanatıdır. Radyo bana sesi kullanmayı öğrettiyse, şiir bana o sese duygu katmayı öğretti. İkisi birleştiğinde ise ortaya sadece bir seslendirme değil, dinleyenle kurulan görünmez bir bağ çıkıyor.

4. Bir şiiri seslendirmeden önce o şiirle nasıl bir bağ kuruyorsunuz? Dizelerin duygusunu kendi içinizden geçirerek mi yorumluyorsunuz, yoksa şairin dünyasına sadık kalmayı mı önceliyorsunuz?

Bir şiiri seslendirmeden önce, önce onu okumaktan çok hissetmeye çalışıyorum. Dizelerin ne söylediğinden ziyade, şairin o dizeleri hangi duyguyla yazdığını anlamaya çalışıyorum. Çünkü bana göre şiir sadece kelimelerden oluşmaz; her kelimenin arkasında bir yaşanmışlık, bir suskunluk, bir özlem ya da bir yara vardır. Elbette şiiri kendi içimden geçiriyorum. Bir dize bende bir anıya, bir duyguya ya da hiç yaşamadığım hâlde tanıdık gelen bir hisse dokunabiliyor. O noktada şiir benim için sadece şairin anlattığı bir hikâye olmaktan çıkıyor, benim de hissettiğim bir duyguya dönüşüyor. Ama bunu yaparken şairin dünyasına ve anlatmak istediği duyguya sadık kalmayı çok önemsiyorum. Çünkü seslendiren kişinin görevi şiiri kendine mal etmek değil, şairin yüreğinden çıkan duyguyu dinleyene olduğu gibi, hatta mümkünse biraz daha derinden ulaştırabilmek. Ben şiiri okurken aslında iki dünyanın arasında duruyorum: Bir tarafım şairin hissettiğini anlamaya çalışıyor, diğer tarafım o duyguyu kendi yüreğimden geçirerek dinleyene taşıyor. Çünkü benim için güzel bir şiir seslendirmesi; kelimeleri doğru söylemekten çok, dinleyenin gözlerini kapattığında o şiiri kendi hayatından bir parçaymış gibi hissedebilmesini sağlamaktır.

5. Şiir yorumculuğunuzda sizi diğer yorumculardan ayıran kendinize özgü bir üslubunuz olduğunu düşünüyor musunuz? Kendi sesinizi ve yorumculuk çizginizi nasıl tanımlarsınız?

Kendimi başka yorumcularla kıyaslayarak “ben farklıyım” demeyi çok doğru bulmuyorum. Her sesin, her insanın ve her yüreğin kendine ait bir rengi olduğuna inanıyorum. Ama beni diğerlerinden ayıran bir tarafım varsa, o da şiiri sadece seslendirmemem; önce kendi içimden geçirip sonra dinleyenin yüreğine bırakmaya çalışmamdır. Benim için şiir, yüksek sesle söylenecek güzel cümlelerden ibaret değil. Şiirin içinde bir yaşanmışlık varsa, onu hissetmeden söylemenin hiçbir anlamı yok. Bir dizeyi okurken bazen kendi hayatımdan bir parçayı, bazen hiç yaşamadığım hâlde yüreğime dokunan bir duyguyu buluyorum. İşte o noktada sesim değişiyor; çünkü artık karşımdaki bir şiir değil, hissedilmiş bir hayat oluyor. Benim yorumculuk çizgimi tek bir kelimeyle tanımlamam gerekirse “samimiyet” derim. Gösterişli olmaktan, sesi zorlamaktan ya da şiirin önüne geçmekten ziyade, şiirin ruhuna hizmet etmeyi tercih ediyorum. Nerede susacağımı, nerede nefes alacağımı, hangi kelimenin üzerine biraz dahayüreğimi koyacağımı hissetmeye çalışıyorum. Çünkü bana göre şiir yorumcusu, şairin önüne geçmemeli; onun yüreğinden çıkan duyguyu alıp dinleyenin yüreğine ulaştıran bir köprü olmalı. Belki benim farkım da burada saklıdır. Ben şiiri okumuyorum; şiirin içinden geçiyorum. Kimi zaman bir özlemi, kimi zaman bir vedayı, kimi zaman bir aşkı, kimi zaman da insanın kendi içinde susturduğu bir yarayı taşıyorum sesimde. Ve şuna gerçekten inanıyorum: Güçlü bir ses kulağa ulaşır; ama hissedilmiş bir ses yüreğe dokunur. Benim bütün çabam da kulağa değil, yüreğe ulaşabilmek.

6. Şiir, insanın söyleyemediği bazı duygulara kelime bulabilen güçlü bir ifade alanı. Sizin için şiirin hayatınızdaki yeri nedir? Şiir sizi değiştirdi mi?

Şiir benim hayatımda sadece birkaç güzel cümlenin bir araya gelmesinden ibaret değil. Şiir, insanın sustuğu yerde konuşabilmesi, söyleyemediklerine bir ses, anlatamadıklarına bir kelime bulabilmesi demek. Bazen insanın içinde öyle duygular birikir ki ne kadar konuşursa konuşsun anlatamaz. İşte şiir tam da o noktada insanın imdadına yetişiyor. Ben şiirde çoğu zaman kendimi buldum. Yaşadığım bir duyguyu başka birinin dizelerinde görmek, “Demek ki bunu hisseden yalnızca ben değilmişim” duygusunu yaşatıyor insana. Kimi zaman bir özlemi, kimi zaman bir kırgınlığı, kimi zaman da kimseye söyleyemediğim bir cümleyi şiirin içinde buldum. Şiir beni kesinlikle değiştirdi. Beni daha çok dinleyen, daha çok hisseden ve insanlara karşı daha anlayışlı biri yaptı. Çünkü şiir insana sadece sevmeyi değil, insanın görünmeyen taraflarını fark etmeyi de öğretiyor. Bir insanın gülüşünün ardındaki hüznü, sessizliğinin ardındaki çığlığı, bir “iyiyim”in içinde saklanan koca bir hikâyeyi sezebilmeyi öğretiyor. Hayat bana bazı şeyleri yaşatarak öğretti, şiir ise yaşadıklarımı anlamlandırmayı öğretti. Bu yüzden şiir benim için bir sığınak, bir yol arkadaşı ve bazen de kendime tuttuğum bir ayna.

Belki de şiirin hayatımdaki en güzel tarafı şu: İnsanlara anlatamadığım kendimi, şiirin içinde hiç çekinmeden bulabiliyorum. Ben şiiri okumuyorum sadece; ona dokunuyorum, onu hissediyorum. Çünkü bazı dizeler vardır, insanın hayatından geçmiştir. Ve o dizeleri söylediğinizde artık şiiri değil, biraz da kendi hikâyenizi anlatırsınız. Şiir beni değiştirdi mi? Evet Hem de sessizce. Beni daha derin, daha duyarlı ve daha gerçek biri yaptı. En önemlisi de bana şunu öğretti: İnsan bazen söyleyemediği şeylerle değil, onları hissettiği hâlde hâlâ sevebildiği kadar........

© Haberton