menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Gazete Satıcılığından Habernâme’ye: Yarım Asra Yaklaşan Bir Yayıncılık Hevesi

8 0
11.09.2026

Sevgili DostlarBugün Cuma, Tabi ki Herkese Hayırlı Cumalar diyorum

Ama bu bana yetmez diyerek sizlere Cuma hediyesi kabilinden, faydalı olması niyeti ve umudu ile aşağıdaki yazımı arzediyorum. Aslında bugün 11 eylül ABD’nin ve Batılı yandaşlarının modern zamanlarda çağdaş yöntemlerle İslam Dünyasını İşgal ve Sömürme döneminin başlangıcı sayıln ABD de ikiz kulelere uçakların çarptığı o esrarengiz ve meş’um olayın yıldönümü. Yarın 12 Eylül.. Ülkemizin darbeler tarihinde önemli bir yeri olan, Kenan Evren ve Şürekasının darbesinin yıldönümü. Sadece bu iki olay üzerinde pek çok yazı yazılması gerekir ve iki konunun da detaylı analiz edilmesi gerekir.

Ancak ben kendi gazetecilik, yayıncılık geçmişimden hareketle, bugüne gelmek ve bu yazıyı okuduğununuz Dijital Haber Sitesi Habername’yi, hep birlikte el ve gönül birlikteliğiyle, küresel bir yayın organı olması için ne yapılabilir sorusuna cevap aramak, yönetimi, yazarı, okurun olmak üzere, herkese ne gibi sorumluluk ve vazifeler düştüğü konusunu ele almak istiyorum.

İnsan hayatında bazı meraklar ve hevesler vardır ki zaman zaman geri planda kalsalar, başka meslekler ve meşguliyetler onların önüne geçse de bütünüyle kaybolmazlar. Yıllar sonra hiç beklenmedik bir zamanda yeniden karşınıza çıkar, geçmişte yarım kalmış bir hikâyeyi hatırlatırlar. Benim gazetecilik ve yayıncılıkla ilişkim de biraz böyle gelişti. Akademik hayatım, Arap dili ve belâgati alanındaki çalışmalarım, üniversitelerde geçen uzun yıllarım elbette meslek hayatımın esasını oluşturdu; ancak gazete, haber, tercüme ve yayıncılıkla kurduğum ilişki gençlik yıllarından bugüne kadar farklı biçimlerde hep devam etti.

Bugün Habernâme'nin daha güçlü, daha kurumsal ve uluslararası ölçekte etkili bir yayın organı hâline gelebilmesi için duyduğum heyecanın arkasında da aslında yaklaşık yarım asra yaklaşan bu kişisel hikâyenin bulunduğunu düşünüyorum.

Gazetecilikle ilk temasım lise yıllarında oldu. Bunun başlangıcında yüksek ideallerden ziyade hayatın çok sade bir gerçeği vardı: para kazanmak gerekiyordu. Sokaklarda gazete satıyor, evlere gazete dağıtıyordum. O yıllarda belki gazeteciliğin kuramsal tarafını, haberin nasıl üretildiğini veya bir yayın kuruluşunun nasıl yönetildiğini bilmiyordum; fakat gazetenin insan hayatındaki yerini doğrudan görüyordum. İnsanların sabah gazetelerini beklemeleri, manşetlere bakmaları, okuduklarını birbirleriyle konuşmaları benim için farkında olmadan ilk medya gözlemleriydi. Bugün geriye dönüp baktığımda, basın hayatıyla ilk dersimi bir gazetecilik okulunda değil, sokakta gazete satarak aldığımı söyleyebilirim.

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesine geldiğimde bu merak başka bir safhaya geçti. Öğrencilik yıllarıydı; hem okumak hem geçinmek hem de kendime bir çalışma alanı oluşturmak istiyordum. Bu yıllardaki çalışma isteğimin arkasında yalnızca gazeteciliğe duyduğum merak değil, hayatın zorunlu kıldığı ekonomik şartlar da vardı. Babam ben ortaokula başladığım yıllarda vefat etmişti. Annem, Karadeniz'in köy şartları içinde yaşayan, çay mevsiminde çay toplayıp aile bütçesine katkıda bulunmaya çalışan bir köy hanımıydı. Kardeşlerimin de bana düzenli maddi destek sağlayabilecek imkânları yoktu; abim yaz aylarında zaman zaman Kuşadası'na giderek dayımın yanında çalışır, ablalarım ise Giresun'daki fındık fabrikalarında mevsimlik işlerde çalışırlardı. Almanya'da yaşayan ablam ve eniştem de imkân buldukça, bazen üç ayda, bazen beş ayda bir 100 Mark gönderirlerdi. O para elimize ulaştığında adeta büyük bir hazine bulmuş gibi sevinir, onunla bir müddet idare etmeye çalışırdık. Dolayısıyla üniversite yıllarında kendi geçimimi temin etmek ve ailemin üzerindeki yükü mümkün olduğunca azaltmak için çalışmam gerekiyordu.

O dönemde Millî Gazete, Yeni Devir ve MİLA Haber Ajansı çevresinde gazetecilik yapma arayışına girdim. Merhum Abdulkadir Özkan beni küçük bir imtihana tabi tuttu; bir yangın haberi yazmamı istedi. Verilen bilgileri haber metnine dönüştürmeye çalıştım ve bunun ardından fahri muhabir olarak görev almaya başladım. Bugünün iletişim imkânları düşünüldüğünde o yılların gazeteciliğini gençlere anlatmak bile zordur. Cep telefonu yoktu, internet yoktu, bir görüntüyü birkaç saniye içinde haber merkezine ulaştırmak mümkün değildi. Muhabir gerçekten haberin bulunduğu yere gitmek, bilgiyi toplamak, notlarını almak ve sonra bunu bir haber metnine dönüştürmek zorundaydı.

Millî Gazete, Yeni Devir ve MİLA Haber Ajansındaki fahri muhabirlik çalışmalarım sırasında zaman zaman “Acaba yaptığımız bu çalışmalar karşılığında belli bir ücret alma imkânımız olabilir mi?” diye sormamın sebebi de buydu. Elbette gönüllülüğün ne anlama geldiğini, gönüllü bir çalışmanın esasen maddi karşılık beklemeden yapılması gerektiğini biliyordum; ancak hayatın sıkıntıları bazen insana bildiği bir hususu yeniden sormayı, mevcut şartların içinde küçük de olsa bir imkân aramayı gerekli kılabiliyordu.

Birleşmiş Milletlerin Ankara'daki ofisine, çeşitli bakanlıklara ve kamu kurumlarına gider; haber niteliği taşıyan bilgileri alır, bunları yazar ve Millî Gazete'nin Ankara bürosuna ulaştırırdım. Merhum Abdulkadir Özkan ve yine o dönemlerde gazetede görev yapan merhum Ferhat Koç gibi isimlerle temasımız olurdu. Bunun yanında Arapçaya ilgim ve giderek gelişen dil bilgim sebebiyle Arap basınından tercümeler yapıyordum. Arap dünyasındaki siyasi, sosyal ve fikrî gelişmeleri takip ederek bazı haber ve yazıları Türkçeye aktarıyor, bunları basın çevrelerine ulaştırıyordum. Böylece gazetecilik benim için yalnızca haber yazmak değil, aynı zamanda farklı bir dil ve coğrafyadan bilgi aktarımı anlamına gelmeye başlamıştı.

Bu dönemde Ankara'da yayımlanan İslâm mecmuası ve onun etrafında oluşan geniş yayın çevresiyle de irtibatım oldu. İslâm dergisi, Kadın ve Aile,........

© Habername