menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Akademide Adalet ve Kültür, Ahlak, Vakar Nedir, Ne Olmalıdır? : Üniversite Kültürü, Ahlak ve Geleneği Üzerine Bazı Düşünceler

6 0
12.03.2026

Bugün sizinle 40 yıla yaklaşşan akademik hayatıma ve akademiye dair, içerden biri olrak sohbet etmek, dertleşmek istiyorum. Bu uzun süreçte çok şey gördük, duyduk, işittik, anladık, anlattı, hasılı bir insan olarak her türlü süecei yaşadık.

Şu sorularla başlayaım sohbetimize..

Bir üniversite nedir?

Üniversiteni bir kültür ve geleneği var mıdır?

Bu soruların cevabı olarak çoğu insanın aklına üniversite binaları, kütüphaneler, diploma törenlerini, akademsiyenler gelir. Oysa üniversite ve akademisyen, bunların çok ötesinde bir şeydir, daha doğrusu bir başka şey olmalıdır.

Genel anlamda Üniversite; bir toplumun düşünce ufkunu şekillendiren, bilginin üretildiği ve kuşaktan kuşağa sabırla aktarıldığı bir medeniyet kurumudur. Bu yüzden bir üniversitede yaşanan her olay, ne kadar küçük görünürse görünsün, yalnızca idari bir mesele olarak değerlendirilemez. Her olay aynı zamanda o kurumun akademik kültürünün, değerlerinin ve ruhunun bir yansımasıdır.

Bu gerçeği unuttuğumuz anda üniversiteler birer diploma fabrikasına dönüşür. İçleri boşalır. Duvarları kalır, ruhu gider.

Akademik Yönetimin İnce Dengesi

Üniversite yönetimi, klasik bürokratik yönetimle karıştırılmamalıdır. Çünkü akademisyenler bir kurumun sıradan çalışanları değildir; onlar bağımsız düşünce üreten, yıllarını araştırmaya ve öğretmeye adamış bilim insanlarıdır. Bu fark, yöneticiden beklenen tutumu da kökten değiştirir.

Bir akademik yöneticinin başarısı tek bir soruya verilen cevapta saklıdır:

Kararlar alınırken herkes kendisini adil bir ortamın içinde hissediyor mu?

Bu soruya "evet" denilebiliyorsa, o kurumda güven duygusu güçlenir; akademisyenler üretir, gelişir, kuruma aidiyet hisseder. Ama cevap "hayır"a kayıyorsa, dikkat edin: küçük meseleler zamanla büyük kırılmalara dönüşür. Başlangıçta bir iletişim eksikliği gibi görünen şey, ilerleyen süreçte kurumsal bir yaraya dönüşebilir. Ve bu yaralar çoğu zaman dışarıdan görünmez; içten içe kanar.

Akademisyenin En Büyük Sermayesi: İtibar

Bir akademisyenin hayatı sessiz bir emekle geçer.

Uzun yıllar süren eğitim, gece geç saatlere kadar okunan metinler, yazılan makaleler, hazırlanan dersler, yetiştirilen öğrenciler, katılınan sempozyumlar…

Bunların çoğu dışarıdan bakıldığında görünmez. Toplumun gözünde akademisyenlik zaman zaman mütevazı, hatta sıradan bir meslek gibi algılanır. Oysa bu sessiz ve sabırlı emek, gerçekte son derece değerli bir birikim inşa eder.

O birikimin adı itibardır.

İtibar, bir akademisyen için makamdan da önemlidir, unvandan da. Çünkü makam verilir ya da alınır; unvan kazanılır ya da yitirilir. Ama itibar, yıllar içinde damla damla oluşur ve bir kez zedelendiğinde onarılması çok güçtür.

Üstelik bu itibar yalnızca bireysel bir değer de değildir. Bir akademisyenin saygınlığı, çalıştığı kurumun akademik saygınlığıyla doğrudan bağlantılıdır. Bu yüzden bir akademisyenin itibarına yapılan haksızlık, aslında o kurumun bütününe yapılmış bir haksızlıktır. Zarar gören yalnızca bir kişi değil, o kurumun akademik kültürüdür.

Yöneticinin En Büyük Gücü: Tarafsızlık

Akademik hayatın doğasında anlaşmazlık vardır. Farklı görüşler, farklı öncelikler, farklı temperamentler... Bunlar kaçınılmazdır. Hatta sağlıklı bir akademik ortamın işaretleridir. Sorun anlaşmazlığın kendisinde değil, onun nasıl yönetildiğindedir.

İşte tam bu noktada yöneticinin en değerli vasfı kendini gösterir: tarafsızlık, adalet ve hakkaniyet.

Tarafsızlık; tarafları görmezden gelmek değildir. Tarafsızlık, tarafların ötesinde durabilmek, meselelere adalet terazisiyle bakabilmek ve kişisel yakınlıkların ya da anlık baskıların kurumsal değerlerin önüne geçmesine izin vermemektir.

Bir yönetici taraf tutmaya başladığı anda artık yönetici değil, oyunun bir parçası olur. Bu dönüşüm çoğu zaman büyük kararlarla değil, küçük tercihlerle başlar: zamanında verilmeyen bir yanıt, açıklanmayan bir karar, görmezden gelinen bir şikâyet… Fakat sonuçları büyüktür. Kurumsal güven önce çatlar, sonra kırılır.

Ve tarafsızlık yalnızca bir yönetim tekniği değildir. O aynı zamanda bir ahlak meselesidir. Akademik dünyada güven duygusu ancak bu şekilde korunabilir.

Yazılı Olmayan Kurallar

Her üniversitenin yönetmelikleri vardır. Bunlar gereklidir; kurumsal düzenin çerçevesini çizerler. Ancak akademik hayatın gerçek dokusunu oluşturan şeyler, bu yönetmeliklerde yazmaz.

Akademik nezaket yazmaz. Kıdemli bir hocaya gösterilen saygı yazmaz. Bir meslektaşla istişare etme alışkanlığı yazmaz. Bir toplantı öncesinde bilgilendirme yapma sorumluluğu, bir anlaşmazlıkta nezaketi koruma olgunluğu, tecrübeye değer verme kültürü yazmaz.

Oysa bir üniversiteyi gerçekten güçlü kılan asıl unsurlar tam da bunlardır.

Fiziki imkânlar, kadro büyüklüğü, bütçe rakamları; bunların tamamı ölçülebilir ve görünürdür. Fakat hiçbiri tek başına bir kurumu büyük yapmaz. Bir kurumu büyük yapan şey, kurumsal kültürdür. Yani o kurum içinde nefes alınan o özel iklim; saygının, güvenin ve ahlakî tutarlılığın oluşturduğu o sezilen ortam.

Bu iklim bozulduğunda yönetmelikler yerli yerinde dursa bile bir şeyler eksik hissedilir. Çünkü kurum işlemeye devam eder, ama ruhunu yitirmiştir.

Anlaşmazlıkların Yönetimi: Bir Olgunluk Sınavı

Akademik kurumlarda anlaşmazlıklar kaçınılmazdır ve bu son derece normaldir. Önemli olan anlaşmazlığın var olması değil, onun nasıl ele alındığıdır.

Sağlıklı işleyen üniversitelerde bu tür durumlar çoğunlukla benzer bir yolla aşılır: açık ve dürüst iletişimle, karşılıklı saygıyla, istişareyle ve şeffaf karar alma süreçleriyle. Sorunlar büyümeden çözülür, kişisel kırgınlıklar kurumsal meselelerin önüne geçmez.

Ancak bu süreçlerin işleyebilmesi için her tarafın belirli bir olgunluk sergilemesi gerekir.

Olgunluk; haklı olduğunu kanıtlamak için her yolu denemek değildir. Olgunluk, kurumsal değerleri kişisel kırgınlıkların önünde tutabilmektir. Olgunluk, bir anlaşmazlıkta bile karşı tarafın onurunu zedelemekten kaçınabilmektir.

Ve yönetici açısından olgunluk, şu zor soruya dürüstçe cevap verebilmektir:

Bu kararı alırken gerçekten adil davrandım mı?

Yoksa farkında olmadan taraf mı tuttum?

Üniversitelerin Asıl Gücü: Güven ve Aidiyet

Bir üniversitenin gerçek gücü bütçesinde, binalarında ya da rektörünün unvanında değildir.

Üniversitenin asıl gücü, akademisyenlerinin ve öğrencilerinin o kuruma duyduğu güven ve aidiyet duygusundadır.

Bu güven duygusu zedelendiğinde kurumlar ayakta kalmaya devam eder; evet. Dersler verilir, sınavlar yapılır, diplomalar teslim edilir. Ama akademik ruh zayıflamaya başlamıştır. En değerli zihinler sessizliğe çekilir. Üretkenlik geriler. Kurumun sosyal sermayesi erir.

Ve ne acıdır ki bu süreç çoğunlukla görünmez. Ta ki bir gün herkes aynı anda fark edene kadar: bir şeyler çoktan gitmiştir.

İşte tam da bu yüzden akademik yönetimde sorumluluk taşıyan herkesin şu gerçeği içselleştirmesi gerekir:

Adalet yalnızca doğru kararlar vermek değildir, Adalet aynı zamanda, doğru görünmektir.

Çünkü insanlar yalnızca kararların içeriğine değil, nasıl alındığına, kimin sesinin duyulduğuna, kimin görmezden gelindiğine de bakarak bir kurumu adil mi değil mi diye değerlendirirler.

Bir Hatırlatma: Kişisel Kırgınlıklar ve Kurumsal Olgunluk

Akademik hayat içinde olan herkes zaman zaman haksızlığa uğradığını hissedebilir. Bu duygular gerçektir ve göz ardı edilmemelidir.

Ama şunu da bilmek gerekir: Kişisel kırgınlıkları büyütmek, kurumsal yaralar açar. Ve o yaralar çoğu zaman en çok kırgınlığı yaşayana zarar verir.

En sağlıklı tutum; yaşanan haksızlığı meşru zeminde ve kurumsal kanallar aracılığıyla dile getirmek, ama bunu yaparken kurumsal değerleri koruyacak bir olgunluk sergilemektir.

Üniversiteler uzun yıllar boyunca oluşmuş geleneklerin üzerinde yükselir. Saygının, adaletin ve hakkaniyetin taşıdığı bu gelenekler; bireysel kırgınlıklardan çok daha büyük, çok daha kalıcıdır.


© Habername