Mevlid-i Nebevi İle İlgili Kısa Bir Deneme
Mekke o gece, kâinatın en ağır yükünü taşıdığını bilmeyen dertli bir anne gibi sessizdi.Hira Dağı’nın gölgesi şehre düşüyor, Kâbe’nin etrafındaki taş duvarlar, asırlardır hasretini çektikleri o temiz elin kendilerine dokunacağı günü bekliyordu. Ebabil kuşlarının gölgesi henüz taze, Fil Vakası’nın yankıları henüz sokaklardaydı. Ama Mekke’nin çarşılarında, dar sokaklarında ve tefecilerin gölgesindeki evlerinde kimse farkında değildi; az sonra karanlığın yırtılacağından ve çöle düşen bir damla nurun, bütün dünyayı yıkayacağından.
ZULMET SARMIŞTI HER YERİ
Kureyş’in büyükleri uykudaydı.Putların taş kalpleri her zamankinden daha soğuktu.Kimsesizler köşelerde, köleler zincirlerinin ağırlığında, kız çocukları ise toprağın soğukluğuna terk edilmenin korkusuyla nefes alıyordu.Dünya, adaletin adını unutmuştu.Zaman, anlamını yitirmiş bir girdap gibi dönüp duruyordu.Âmine’nin odasında ise bambaşka bir sabah uyanıyordu. Farklı, güzel özgün bir gün başlıyordu.Doğu ile batı arasında nurdan direkler dikiliyor, gökyüzünün kapıları ardına kadar açılıyordu.Melekler saf saf iniyordu Mekke’nin üzerine.Fakat ne Mekke farkındaydı bu şerefin, ne çöller, ne de gökyüzündeki yıldızlar.O gece bir yetim doğuyordu.Babasını hiç görmemiş, dünyaya en savunmasız haliyle adım atan bir yetim.Ama o yetim, doğduğu an "Ümmetî, ümmetî!" diye fısıldayacak, tek bir nefesiyle insanlığın kimsesizliğini bitirecekti.Henüz biz yoktuk, yâ Resûlallah.Mekke o gece seni bağrına........
