menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İBRE

5 0
thursday

Bu sabah bu satırları elim titreyerek yazıyorum.

Belki elim değil, ibrem titriyor.

Çünkü insan, bazı geceleri hatırlayınca yalnızca geçmişi değil, kendini de hatırlıyor.

Gün, İslam'da akşam ezanıyla başlar. Bugün de öyle başladı.

Şehirde bir telaş vardı — aslında iki ayrı telaş, aynı anda, aynı sokaklarda.

Yatsı ezanı yaklaşırken abdest alıp camiye koşan, yüzünü kıbleye dönenlerin sayısını tahmin edebilirsiniz. Ama başka bir telaş daha vardı: akşam konseri için süslenip hazırlananlar. Ne tezat, değil mi?

Yatsıdan hemen sonra yer bulabilmek için erkenden gidip gece yarısına kadar ayakta durmayı göze almış, gözünü sahneye dikmiş yüz elli bin kişi.

Sonra gece oldu. Zaman, yavaş yavaş seher vaktine yaklaştı.

Ve şehrin bir misafiri daha vardı — sesi, kıraati, kişiliği, ilmiyle gelen bir misafir.

Sayılar konuşuyor önce. Sonra susuyor.

Kalabalığı kalabalık yapan şey sayı değildir; neyin etrafında toplandığıdır. Bir ışığın etrafında toplanan pervane ile bir ateşin etrafında toplanan yolcu aynı hareketi yapar, aynı mesafeyi kat eder — ama biri yanmaya gider, öbürü ısınmaya.

Kimse davetsiz gelmiyor. Yüz elli bin kişi kendiliğinden akıyor sahneye; beş yüz kişi de kendiliğinden kalkıyor seher vaktine — ikisini de çağıran görünmeyen bir davet. Konser bitince ışıklar söner, kalabalık dağılır, geriye bir hatıra kalır. Namaz bitince de ışıklar söner — ama orada dağılan bir şey yok; çünkü toplanan şey zaten gövdeler değildi.

Belki de mesele şu: bir medeniyet, neyi "olay" saydığıyla tanınır. Yüz elli bin kişi bir gecede konuşuluyor, alkışlanıyor, paylaşılıyor; beş yüz kişi aynı gece sessizce dağılıyor.

Biz sayıya bakmayı öğrendik. Ağırlığa bakmayı unuttuk — yalnızca Maraş'ta değil, ülkenin her........

© Habername