FERHANCA · MEDENİYET YAZILARI ÜZERİMİZDEKİ İŞARETLER
Bakmakla görmek arasında ince bir çizgi vardır.
Göz her gün binlerce şeyin üzerinden geçer — bir kumaş, bir renk, bir baskı, bir sembol. Çoğu zaman göz oradan geçer ama hiçbir şey bırakmaz, hiçbir şey almaz gibi görünür. Ama aslında öyle değildir; kaydeder. Buna da bakmak denir.
Ama bazen göz, tam kayıt yaparken durur. Bir saniyeliğine de olsa sorar: bu ne, nereden geliyor, bende ne bırakıyor? İşte o durduğu an, bakmayı, görmeye dönüştürür.
Gelin beraberce bir şeyleri görmeye çalışalım.
Bir havalimanı kalabalığı. Bir sporcu, bir sanatçı, bir ünlü — belki de.
Bir sürü insan karşılıyor. Her şeye dikkat kesiliyorlar: yürüyüşü, tavrı, elbisesi, ayakkabısı, saati, fuları — en ince detaya kadar. Kayıt başladı.
Ama bu kalabalığın hâlinden faydalanmak isteyen, bambaşka iki kaydedici daha var: biri ezelî düşman, diğeri kazancına bakan kapitalist.
İkincisi, birincinin emrinde.
Aynı gün, bir mağazanın önünde uzun bir kuyruk var. Herkes aynı ismi sırtına yazdırmak için sırasını bekliyor.
Bir başka şehirde bir sahne kuruluyor. Işıklar yanıyor. Binlerce çocuk aynı ritme, aynı harekete kilitleniyor. Anne babaları da orada, gururla izliyor.
Aslında bunlar bize hiç yabancı değil.
Çarşıda, pazarda, sokakta, okulda, stadyumda, ekranın içinde... Bir şekilde karşımıza çıkıyorlar. Bazen bir renk, bazen bir şekil, bazen bir arma, bazen bir isim olarak.
İkilinin iş birliği ile...
Dikkat etmeyen göz için sıradan bir kumaş, sıradan bir baskı.
Dikkat eden göz için ise hep aynı sorunun başka bir şekli.
Şimdi gelelim soruya:
Sırtımıza, gönlümüze, çocuklarımızın hayaline kimin ismini yazdırıyoruz?
Bir çocuk kıyafetinin üzerinde tek boynuzlu bir at koşuyor. Rengârenk, masum, çocuksu — ama bu at, tarihin içinde bir kez daha kılık değiştirmiş bir efsane. Bir zamanlar putperest anlatılarda vahşi ve ehlileştirilemez bir yaratıktı; sonra başka bir çağda başka bir dine ödünç verildi, orada da bir simge oldu; sonra o anlam da unutuldu, geriye sadece pırıltılı, sevimli bir oyuncak kaldı. Bir sembol, üç kez el değiştirmiş, üç kez yeni bir kisveye bürünmüş — ama hiçbir durağında Allah'ın dilinden geçmemiş. Aynı oyun, her defasında yeni bir kılıkla sahneye çıkmış — oyuncu değişmemiş, sadece kılığı değişmiş.
Bir gencin sırtında bir göz var. Üçgenin ortasında, her şeyi gören bir göz.
Bir bilekte cam bir boncuk takılı. Mavi, parlak. "Koruyor" deniyor.
Ve bir sırt daha var. Camide, en ön safta. Üzerinde iki kelime: yok, tanrı yok.
Arkasındaki cemaat secdeye kapanırken o iki kelime hâlâ orada; hâlâ yazılı, hâlâ okunuyor.
Ama öyle işaretler var ki, sadece görmek isteyene görünür.
Biz burada birkaçını sayalım — gerisini hep birlikte tamamlayalım. Çünkü bu yazı bitince, çevremize bir kez daha bakacağız; ve göreceğiz ki liste bizim yazdığımızdan çok daha uzun.
Ama şunu baştan söyleyelim: bu yazı, hiçbir nesneye tek başına hüküm biçmek için yazılmadı. Bir forma, bir boncuk, bir saç biçimi — hiçbiri kendi başına suçlu değildir. Asıl soru şu: içerdeki mi dışarıya yansıyor, yoksa sırttaki mi içeriye giriyor? Bu yazı, bu sorunun peşinde.
Ve hiçbiri, üzerini taşıyanın bile tam olarak ne taşıdığını bilmediği bir dil konuşuyor.
Tam burada kendimize soralım: Bu dil, kimin dili?
Unicorn'un dili, bir putperest efsanesinin dili. Gözün dili ise daha da eski bir efsaneden geliyor: Antik Mısır'ın gökyüzü tanrısı Horus'un, karanlık tanrı Seth'le giriştiği bir mücadelede kaybettiği, sonra büyüyle yeniden bütünlenen bir göz — Wedjat. Mısırlılar bu gözü mezar duvarlarına, mumya sargılarına işlerdi; "koruyor," "şifa veriyor," "kötülüğü uzak tutuyor" diye inanırlardı — bir tanrının gözü, ölümden bile koruyabilir diye. Bugün aynı göz, üçgenin ortasında, bir gencin sırtında — adı değişmiş, inancı aynı kalmış: bir tanrının gözü, bizi izliyor, bizi koruyor.
İşte tam burada duralım. Çünkü bu cümle, farkında olmadan söylenen en eski günahlardan birinin bugünkü hâlidir: korumayı, gücü, kaderi Allah'tan başkasına vermek. Adı ister Wedjat olsun, ister "her şeyi gören göz," ister bir cam boncuk — hepsi aynı kapıdan girer.
Nazarlığın dili, "seni cam korur" diyen bir yanılgının dili. Ve o iki kelimenin dili... onun adını bile burada anmaya gerek yok, zaten kendini haykırıyor.
Hiçbiri, Allah'ın dili değil.
قُلْ إِنَّ صَلَاتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي لِلَّهِ رَبِّالْعَالَمِينَ
"De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabbi Allah içindir."
Bu ayet bir sınır çiziyor.
Hayatımızın her katmanı Allah'a aitse, üzerimizde taşıdığımız işaretlerin, gönlümüzde büyüttüğümüz isimlerin, çocuklarımızın önüne koyduğumuz örneklerin de bir muhasebesi olmalı.
Çünkü biz yalnızca söylediğimizle değil, bağlandığımızla da kendimizi gösteririz.
Burada bir ayrımı da gözden kaçırmayalım.
Üzerimizde bir sembol bulunması, o sembolün bütün anlamlarını benimsediğimiz anlamına gelmez. Bazen bir kıyafet sadece kıyafettir, bir oyuncak sadece oyuncaktır, bir alışkanlık sadece alışkanlıktır.
Ama bazı işaretler vardır ki biz onları tekrar tekrar taşırız, tekrar tekrar görürüz, tekrar tekrar överiz.
Ve zamanla işaret, aidiyete dönüşür.
Mesele tam da........
