Gençlere Bir Borcumuz Var: Ümidi Geri Vermek
Geçtiğimiz günlerde Abdurrahman Gazi Vakfı’nda ilahiyat alanında yüksek lisans yapan gençlerle bir araya geldik.
Bir söyleşi için buluşmuştuk.
Ben onlara kendi yolculuğumu anlatacaktım; nasıl başladığımı, hangi kapılarda beklediğimi, nerelerde yorulduğumu, kaç kez yeniden başlamak zorunda kaldığımı…
Fakat bazı buluşmalar vardır; anlatmak için gidersiniz, düşünerek dönersiniz.
Benim için de öyle oldu.
Karşımda yalnızca yüksek lisans yapan gençler yoktu. Okuyan, merak eden, soru soran, kendisini geliştirmeye çalışan, hayatın önüne koyduğu hazır cevaplarla yetinmeyen pırıl pırıl insanlar vardı.
Gamze, Zeynep, Büşra, Ceylan, Elif, Vildan, Hatice ve daha niceleri…
İsimlerini özellikle yazıyorum.
Çünkü “gençlik” dediğimizde bazen insanı görünmez hâle getiriyoruz.
Bir kuşaktan, bir kitleden, bir gelecek tasavvurundan söz ediyoruz ama tek tek yüzleri unutuyoruz.
Oysa her ismin arkasında başka bir hikâye var.
Ve henüz kimsenin bilmediği başka bir ihtimal…
Belki asıl mesele de burada başlıyor.
Bir gence bakarken yalnızca bugünkü hâlini mi görüyoruz?
Yoksa henüz ortaya çıkmamış ihtimallerini de görebiliyor muyuz?
Ben o gün onlara bakarken içimden sürekli aynı soru geçti:
Bu gençlere gerçekten fırsat verilse neler yapabilirler?
Sonra bu sorunun bile yetersiz olduğunu düşündüm.
Çünkü mesele yalnızca fırsat vermek değil.
Bazen insanın önünde fırsat vardır ama içinde güç kalmamıştır.
Bazen kapı açıktır ama o kapıdan geçebileceğine inanmıyordur.
Bazen imkân vardır ama insan kendi ihtimalinden vazgeçmiştir.
İşte bu yüzden gençlere yalnızca imkân değil, ümit de vermek zorundayız.
Çünkü ümit, insanın gelecekle kurduğu ilişkinin en temel biçimlerinden biridir.
Ümidini kaybeden insan yalnızca beklemeyi bırakmaz.
Kendisine başka bir hayat ihtimali kurmayı da.
Belki de bir gencin yaşayabileceği en büyük yoksunluk, imkânsızlık değil; kendisinin yapabileceğine dair inancı kaybetmesidir.
Albert Bandura’nın “öz yeterlilik” kavramı bu nedenle çok kıymetlidir.
Bandura bize insanın yalnızca ne bildiğinin ya da ne yapabildiğinin değil, kendi kapasitesine ne kadar inandığının da davranışını etkilediğini söyler.
İnsan kendisini yapabilir gördüğünde çaba gösterir.
Zorluk karşısında daha uzun süre dayanır.
Başarısızlığın ardından yeniden toparlanabilir.
Ama kendisini daha baştan yetersiz ilan ettiğinde, bazen hiç denemeden geri çekilir.
İşte bu yüzden bir gence söylenen “Sana inanıyorum” cümlesi sanıldığı kadar küçük değildir.
Bazen bir insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi değiştirir.
Bazen dışarıdaki gerçek değişmeden önce içerideki cümleyi değiştirir.
Bence umut tam da burada başlıyor.
Ama ümit vermek, gençlere dünyanın kolay olduğunu söylemek değildir.
Tam tersine, hayatın zor olabileceğini dürüstçe kabul edip yine de vazgeçmemeyi öğretmektir.
Her kapı ilk seferde açılmaz.
Bazen ikinci kez de açılmaz.
Bazen beşinci kez de…
Bir fikrin olur, anlatırsın, anlaşılmaz.
Bir yere başvurursun, reddedilirsin.
Bir emek verirsin, karşılığını hemen göremezsin.
Bazen gerçekten çok çalışırsın ve yine de olmaz.
Hayatın........
