Bir "Alo" Demek İçin "Üç Beş Yıl" Çok Geç
Bugün 1 Eylül 2026. Her yıl olduğu gibi yeni bir adli yılın başlangıcına tanıklık ediyoruz.
Yeni adli yılın; adaletin zamanında ve eksiksiz şekilde tecelli ettiği, insanların hukuk sistemine olan güvenini kaybetmediği, suç ve suçluyla etkin biçimde mücadele edildiği, soruşturmaların gerektiği gibi yürütüldüğü ve davaların makul, öngörülebilir ve sağlıklı sürelerde sonuçlandırıldığı bir dönem olmasını diliyorum.
Hukuk mesleklerinin itibar kazandığı, insanın ve insan onurunun merkeze alındığı, hak sahibinin hakkına kavuştuğu, haksızlık yapanın hukuk düzeninden cesaret bulamadığı, emeğin ve liyakatin esas kabul edildiği, hukukun üstünlüğünün yalnızca bir ilke olarak değil, günlük hayatın içerisinde gerçek anlamıyla yaşatıldığı bir adli yıl temenni ediyorum.
Çünkü adalet yalnızca doğru karar vermekten ibaret değildir. Doğru kararın doğru zamanda verilmesi de adaletin ayrılmaz bir parçasıdır.
GECİKEN ADALET, KAYBEDİLEN UMUTTUR
Bir davanın açılabilmesi ne kadar önemliyse, makul sürede sonuçlandırılması da o kadar önemlidir. Bir kişinin hakkını ileri sürebilmesi kadar, ileri sürdüğü hakkın gerçekten korunması ve sahibine teslim edilmesi gerekir. Aynı şekilde bir suç duyurusunda bulunulması tek başına yeterli değildir; soruşturmanın etkili, hızlı ve gerektiğinde kapsamlı biçimde yürütülmesi gerekir.
Çünkü geciken adalet, yalnızca zaman kaybı anlamına gelmez.
Yıllarca devam eden bir hukuki süreç, insanların adalete olan inancını zayıflatır, umutlarını tüketir ve yaşadıkları mağduriyeti daha da ağırlaştırır. Bir süre sonra kişi yalnızca hakkını kaybetmekle değil, hakkını elde edebileceğine ilişkin inancını da yitirmekle karşı karşıya kalır.
Bu nedenle adaletin tecellisi kadar, zamanında tecelli etmesi de zorunludur.
DOĞRU KARAR KADAR ZAMANINDA KARAR DA ÖNEMLİ
Yargı mercilerinin verdiği kararların hukuken doğru olması elbette temel şarttır. Ancak bazı durumlarda yalnızca doğru karar vermek, yaşanan mağduriyeti gidermeye yetmez.
Örneğin haksız yere tutuklanan bir kişinin özgürlüğünden mahrum kaldığı süreyi düşünelim. Sonunda beraat etmesi, geçirdiği tutukluluk süresini ortadan kaldırmaz.
Benzer şekilde, ilk derece mahkemesinin verdiği kararın istinaf veya temyiz aşamasında bozulması nedeniyle yıllarca devam eden yargılama, kişi açısından başlı başına bir mağduriyet yaratabilir.
Bir başka örnek daha çarpıcıdır. İşveren tarafından sigorta kayıtları farklı iş yerleri üzerinden gerçeğe aykırı şekilde oluşturulan ve daha sonra bu günleri silinen bir çalışanı düşünelim. Silinen prim günlerinin yeniden kabul edilmesi hâlinde emekli olabilecek bir kişinin davası sekiz yıl sürüyorsa, bu kişinin emeklilik hakkına kavuşamaması ciddi bir maddi kayıp doğuracaktır.
Örneğin aylık 25 bin TL emekli maaşı üzerinden hesaplandığında, altı yıllık gecikme, gelecekte yapılacak zamlar hesaba katılmaksızın 1 milyon 800 bin TL'lik bir gelir kaybı anlamına gelir. Maaşın 30 bin TL olduğu varsayımında ise bu tutar 2 milyon 160 bin TL'ye ulaşır.
Dolayısıyla uzun süren bir dava, yalnızca dosyanın mahkeme raflarında beklemesi değildir. İnsanların hayatına, gelirine, planlarına ve geleceğine doğrudan etki eden sonuçlar doğurur.
YILLAR SÜREN DAVALAR HAYATLARI ERTELİYOR
Yargılamaların uzun sürmesinin insani boyutu çoğu zaman göz ardı edilmektedir.
Örneğin bir boşanma davasının iki yıl ilk derece mahkemesinde, bir yıl istinafta ve üç yıl da temyizde sürdüğünü düşünelim. Toplam altı yıllık bir süreçten söz ediyoruz.
Dava sonuçlandığında tarafların hayatları artık aynı olmayacaktır.
Üstelik bu süreler her zaman en kötü ihtimal de değildir. Yıllardır istinaf incelemesinde bekleyen ve ne zaman sonuçlanacağı bilinmeyen dosyalar bulunmaktadır. Kararın bozulması hâlinde ise yargılama yeniden başlayabilmekte ve toplam süre daha da uzayabilmektedir.
Otuz beş yaşında boşanma davası açan bir kişinin davasının on iki yıl sonra sonuçlandığını düşünelim. Kişi davaya başladığında 35, dava sona erdiğinde 47 yaşında olacaktır. Kırk sekiz yaşındaki bir kişi ise aynı süreç sonunda 60 yaşına ulaşacaktır.
Bu yalnızca bir sayı meselesi değildir. İnsanların yeniden evlenme, çocuk sahibi olma ve hayatlarını yeniden kurma ihtimalleri de bu süreçlerden etkilenmektedir.
Ceza davalarında da benzer bir durum söz konusudur. Hakkında yıllarca devam eden bir ceza soruşturması veya davası bulunan bir kişi, gelecekte aleyhine çıkabilecek bir kararın yaratacağı hapis tehdidi nedeniyle hayatına ilişkin önemli kararları erteleyebilir.
Yargılamanın uzunluğu böylece yalnızca hukuki değil, aynı zamanda hayati bir meseleye dönüşmektedir.
MAĞDURİYETİN İKİNCİ KEZ YAŞANMASI
Sokak ortasında darbedilen veya bıçaklanan bir kişinin yaptığı suç duyurusundan yaklaşık üç yıl boyunca hiçbir sonuç alamadığını düşünelim.
Bu kişi zaten ilk olarak suçun mağduru olmuştur. Ancak soruşturmanın gereksiz biçimde uzaması, delillerin toplanmaması ve dosyanın bekletilmesi yeni bir mağduriyet yaratır.
Bu durum ikincil örselenme olarak karşımıza çıkmaktadır.
İnsanlar adliyelerde veya kolluk birimlerinde ikinci kez mağdur edilmemelidir. Hukuk sistemi, kişiye........
